20
Eki

Adana’nın Yolları Hakikaten Taştanmış

   Posted by: Harun   in 2009, Ekim, Hatira

Merhaba aziz kaarilerim.

Bendeniz kadim dostum Halil Temiz’in nikah merasimini vesile kılıp Adana yollarını arşınlamış bulunuyorum.

Onsekiz ve Ondokuz Ekim İkibindokuz günlerinde Adana’da bulundum ve bu bulunuşa sebep olanlardan evvela şimdinin yeni damadı Halil Temiz’e ve bana Adana’da mihmandarlık yapan büyük insan ve muhterem abim İbrahim Avcu’ya müteşekkirliğimi beyana mecburum.

Elbette yolda giderken nasıl bir yerle karşılaşacağımı bilemiyordum, lakin gerek damat beyin beni havaalanına karşılamaya gelişi gerekse kendisine eşlik eden Kayınbiraderi Sefa Erdeve tamamen yabancı olduğum bir şehre ünsiyet peyda etmemde bana ziyadesi ile yardımcı oldular. Otele eşyalarımı bıraktıktan sonra damat beyin benim için Amerika’dan getirdiği Canon T1i 550D model DSLR fotoğraf makinasını teslim almak üzere Fatih Bulut abinin kaldığı otele gittim ve onunla orada koyu bir sohbete daldık. Daha yeni tanışan iki insanın arasında böylesine derin bir bağ olmasını yadırgasam bile bunu sevdim. Akabinde bize İbrahim Avcu da katıldı ve meselelerin altından girip üstünden çıkarak bir sohbeti hitama erdirdik. Otelden makinayı teslim aldıktan İbrahim abi ve benim Adana gezimiz başladı.

Sırası ile Yağ Camii, Kapalı Çarşı, Büyük Saat, Ramazanoğlu Medresesi, Ziya Paşa’nın Kabri, Ulu Camii, Aqualand (Gönül Kebap), Yeşil Camii, Kenan Evren, Turgut Özal Bulvarları, Kurttepe diye sıralanabilecek uzunca bir listeden sonra düğüne katılmak üzere Otelime geldim ve ardından düğünün yapılacağı Seyhan oteline vasıl oldum. Düğün en üst katta, panoramik Adana manzaralı Toros Salonundaydı. Ben salona girdiğimde gelin ve damat henüz teşrif etmemişlerdi. Düğünü uzun uzadıya tarife girişmeyeceğim. Sadece dikkatimi çeken bir kaç noktadan bahsetmek isterim. Hem bu kadar sade hem de bu kadar keyifli bir düğün hayli zamandır görmemiştim desem yalan olur. Hiç görmemiştim. O bir ilkti. İnşallah son olmaz. Ayrıca belki Damat Mühendis, Gelin Doktor olduğundan, belki de Gelin hanımın ailesi varlıklı bir aile olduğundan bilmem düğünde dini hassasiyeti olan insanların da sosyetesinin olabileceğini anladım. Gerek erkek gerekse kadınlar dini ölçülere dikkat ederek de şık olunabileceğini bana kanıtladılar. Ve ben tüm bunlardan sonra kendi köylülüğümü hem hissettim hem de idrak ettim. Bunu utandığım veya onları eleştirmek için anlatmıyorum sadece bir tesbitte bulunuyorum. Düğün başladığı gibi tantanasız sade bir şekilde bitti. Ama düğünün bitişine damga vuran olay Damadın yeğeni Başak hanımın sebepsiz gözyaşları oldu. Henüz 5 yaşındaki bu küçük hanım annesini istediğini gözyaşları içinde anlatıyordu.

Ertesi gün otelden ancak öğle gibi çıkabildim. Bunda hem ilk günün, hem de düğünün yorgunluğu vardı sanırım. İkinci Gün; Taş Köprü, Sabancı Merkez Camii, tekrar Ramazanoğlu Medresesi, Büyük Saat, Vakıflar Çarşısı, Kalaycılar Çarşısı, Çarşı, 5 Ocak Meydanı, Balık Pazarı ve Kemeraltı Camiini ziyaret ettim. Hepsi güzeldi ve keşmekeşin içinde nefes alma imkanı veren bu mekanlar bu bayağı kalabalık şehri daha yaşanır kılıyordu. Adana deyince aklıma gelecek olan tüm güzelliklerle birlikte kalabalığın üstüme üstüme geldiği olacak.

Unutamayacaklarım:

Sabancı Merkez Camiinde Emekli Komiser Bayram Ali amca ile ettiğim sohbet,

Fotoğraf çeken birine aşina olmayan halkın beni de çek demeleri, hatta bunda ısrar etmeleri,

Hızlı akan trafiği, ama inadına sokakların gece tenhalığı,

Her meşrepten insanın didişerek de olsa birlikte yaşayabilmesi,

İnsanlarının özellikle genç olanlarının Türkçeyi aksansız konuşmaları (Bir hafta önce Afyon’daydım ve orada 10 yaşındaki çocuk bile Afyon’lu gibi konuşuyordu.)

Hafta içi günlerde caddelerin hınca hınç bayram alışverişi varmışcasına kalabalığı.

Ucuz ve lezzetli kebapları,

Bol otelleri (Sadece Merkezde yaklaşık 50 kadar otel gördüm)

Kahvehanelerin ve içindekilerin bolluğu, sanırım işsizlik hayli yaygın.

Yollarında eğer asfalt değilse elbette taş bulunması.

14
Eki

Dizi, Hastalık ve Afyon Gezisi

   Posted by: Harun   in 2009, Ekim, Hatira

Merhabalar. Öcelikle Hasta olduğumu söylemeliyim. Cuma gününden beri Grip belirtilileri taşıyorum. Terlerken üşümek türünden hastalık işte.
Halbuki grip aşısı olmuştum ama bu bana fayda değil belki de zarar getirdi.

Afyona gitmiştim hafta sonu hastalıktan bir iğne ile kurtulabileceğim gibi bir boş hayale nasıl oldu da kandıysam artık. Belki davetin samimiyeti ve hayli zamandır bekliyor olması buna bahane olabilir. Neyse gittim.
Orada beni kötü şöförler karşıladı hemen heryerdeki gibi. Yol ortasına park eden sorumsuz şoförler, yolcularla münakaşa eden şoförler.
Yazdan kalma bir sıcak hava yaşadım orada iki gün. Hastalıklı bir bedene sahip olmak dışında herşey son derece gözeldi. Hele güzellik deyince ev sahiplerimi anmadan geçemeyeceğim. Özgül ve Mehmet Demirci ailesi bana yaşanabilecek en iyi Afyon Gezisini ikram ettiler. Kendilerine teşekkürü bir borç biliyorum.
İmaret Camii, Mevlevi Dergahı, Bedesten (Çeyizim için), Afyon Kalesi, Sağlık kabini (Enjeksiyon için), Ulu Camii, Belediye Çay Bahçesi ve onun bahçesi, Muhteşem Turex Otobüsleri ve Kavgacı Şoförü, Nezih Afyon Otobüs Terminali gibi uzunca bir liste ile ancak tamamına yer verilebilecek mekanlar ve hatıralara sahip oldum.

Döndükten sonra ve hastalığın tesiri henüz geçmemişken sataşacak yer arayan meyhane sarhoşları gibi televizyon başında bir şeylere bakarken “Bu Kalp Seni Unutur Mu?” dizisine tesadüf ettim. Girişinden son karesine kadar son derece başarılı ve merakla seyrettiğim bir yapım buldum. Oyuncular, senaryo, çekim kalitesi, görüntü yönetmeni, işkencelerin gerçekliği, ışık ve ses uyumu gibi onlarca sayabileceğim sebeple Geçen sezonların rekortmeni “Kurtlar Vadisi”ni Doğan’a kaptıran Show TV nin yeni dizisinde Tomris Giritlioğlunu görmek demek, Salkım Hanımın Taneleri, Hatırla Sevgili, Güz Sancısı gibi tarihe bir şekilde bakan yapımların ustasından yine bir başarı hikayesi gçreceğiz gibi. Darısı sürekli karakterlerin birbirine yazdığı Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü’nün gibi adi yapımların başına.

Bu arada yazar hala hasta. İyileşse iyi olacak çünkü Pazar günü Adana’ya Halil Temiz’in düğünü için gidecek. Kendisi hala başkalarının düğünlerine gittiği için kötü görünmek istemiyor. Bunun için onu kim suçlayabilir ki?

20
Eyl

Bayram

   Posted by: Harun   in 2009, Eylul

Evvel emirde kalplerden, akıllardan önce yazılmış herşey.
Sonradan değiştirilme lüksü de hesaba katılarak yapılmış planlar.
İşte o planmışlardan birisini daha yaşamaktayız.
Hem hiç gelmeyecekmiş kadar uzak, hem de vaat edilmiş, vadesi belli olan herşey gibi bir nefes yakınlığında.
Onun adı bayram.
Ramazan bayramı demek aslında Ramazanın bayramı demek yani bayramı hak edilmiş bir Ramazan yaşamış olanlara ithaf olunmuş bir Ramazan.
Ramazanlaşabilmiş, onda fani olmuş, et ve kemikten sıyrılmış o olabilmişlerin bayramı.
Onlara imrendiğim bilmem çok mu belli oldu ama onlardan biri olmuş olmayı dilerdim.
Herkese layık olduğu nisbette desem bilirim ki haksızlık etmiş olurum öyleyse herkese iyisinden bir bayram dilerim.

10
Eyl

Günlük

   Posted by: Harun   in 2009, Eylul

Merhaba kadim dostlarım.

Bunca curcunaya rağmen eğer hala bu siteyi ziyaret ediyorsanız bu vefanın sizin için sadece bir semt adı olmadığını bana fısıldar.

Şöyle bir baktım da hayli zaman olmuş size yazmayalı. Oysa anlatacaklarım vardı ve birikmişti lakin bir teknolojik kaza neticesinde hepsi zayi oldu. Zamanın parçalarından bana kalan ne varsa hepsine pisi pisine elveda dedim. Tüm hardisk bilgilerim gitti.

Neyse ki zamana orada takılmadık ve acıda olsa devam ettim. O ellerimde kayıp gidenler arasında beni en çok yaralayan Amerika’da iken oradaki Türk Kolejlerinde Türkçe öğrenen öğrencilerin Türkçe seviyelerine yardımcı olması için senaryo, ekip, oyuncular ve motor derken bayağı ciddi ciddi filmler çektiğimiz filmler oldu. Büyük kayıp. Bu kayıp için başta Erdoğan Abi olmak üzere tüm emek veren, beklentiye giren ve bunu ciddiye alan herkese sadık bir özür borçluyum. Özür dilerim hepinizden. İşte o çalışmanın yarım bir örneği.

Aile şirketimizde Satın Alma ve İhracat sorumlusu olarak çalışıyorum. Evden işe, işte eve rutinine devam ediyor her fırsatta eskiyi özlüyorum. Amerika’daki zamanımı, İstanbul’daki canımı özlüyorum, zira bendeki sürekli sıkılıyor.

Video işlerinde devam etsem bile bu düğünlerin aranan adamı olmaktan öteye geçemedi şimdilik. Ama planlar hala mevcut. Bu arada bir hatırlatma da bulunmam gerek artık irice bir harici disk temin ettim. Ne olur ne olmaz değil mi?

Hala başkalarının düğünlerine gitmeyue devam ediyorum bu kısır döngüye çomak sokma zamanı geldi sanırım. Its time to wake up monkey. :)

Tabi bu arada Türkiyede de pek çok şey olup bitiyor. Açılımlar oluyor, Şehit haberleri ara vermeksizin devam ediyor, Salih Memecan harika işler çıkartıyor, Türkiye ezeli düşmanlıklarının ebedi olmamasına çalışıyor ama maalesef  ben tüm olan bitende üçüncü kişi olma makusiyetinden kurtulamadığım için benim payıma susmak düşüyor.

Sağlıcakla ama olan bitene seyirci kalmadan kalın.

23
Haz

Elif Şafak’ın Aşkı

   Posted by: Harun   in 2009, Haziran

Yıllar yılı pek çoğunu okudum yazarların kimi kasıntı yapıyordu okurken kimi baygınlık veriyor. Elif Şafak öylesi değildi her zaman zor ve her zaman ne demek istediğini kendi istediği zaman anlayabilidiğimiz. İşte bu sebeple özeldi ve işte bu sebeple gizemli.

Pinhan, Bit Palas, Araf, Baba ve Piç, Siyah Süt ve Aşk. Romanları okunan, 0kundukça daha çok yazan ve daha çok okuna kalemi sağlam kalbi üretken bir bireydi Şafak. Aslına bakılırsa hala da öyle ama kendisininde pek ala bildiği hatta dile getirdiği gibi kaçınılmaz bir şekilde görünür oldu. (Bu kelimeyi popüler’in yerine kullanıyorum) Amma mevzu aşk olunca orada durmalıydı. Eli herşeye yeten yeni yetmeler gibi her mukaddese el uzatmamalıydı. Kısaca kitabı tahlile çalışacağım. Okumayanlar için olacak bu daha çok.

Sürekli olarak B hafti ile başlayan bölümlerle dolu olan beş ana bölümden ki bunlar aynı zamanda kainattaki beş elementi :) temsil ediyor. Toprak, Su, Rüzgar, Ateş, Boşluk . Belki bu sıralama Elif hanım içinde sözkonusudur. Önceleri toprak kadar sıradan, su kadar akışkan ve yersiz yurtsuz, rüzgar kadar uçarı olan Şafak boşlukla imtihan oluyor bu kez. Yavru balığın akşam eve gelince – Anne bugün okulda su diye bir şeyden bahsettiler nedir o demesi gibi. Herbiri bizden birer parça olan bu yaratılmışlara fazladan manalar yüklemiş yazar tıpkı Mevlana ile Şems’in 40 günlük halvetine 40 kural yüklemesi gibi.

Kitap iki farklı zaman diliminde iki farklı hikayeyi birleştiriyor zihnimizde.

Biri 2008 yılı Amerika Birleşik Devletleri Boston Şehrinde yaşayan göl kadar durgun Ella ve Nehir kadar Coşkun Zahara.

Diğeri 1242 Tebriz, Konya ve Bağdat’ta göl kadar durgun yaşayan Rumi ile coşkusu nehirlere denk Şems.

Yazar Ahir zamanı üçüncü ağzı ile tanımnlarken, evvel zamanı tıpkı Orhan Pamuk‘un Benim Adım Kırmızı’sında olduğu gibi bölümde rol alan kahraman veya kötü kişinin birinci ağzından anlatıyor. Zahara ve Şems ne kadar çılgınsa Mevlana ve Ella o kadar muvazeneli ve gönüllerine aşk düştükten gayrı maziyi mazie bırakabilen nadide şahsiyetler. Şafak’ın hangisini bize örnekleme niyetinde olduğunu bilemedim. Belki Şafak’ı da işte bu sebeple bu kadar çok tutuyorum. Gizem ve karmaşa, her hakikatten bir tutam onun ellerinde anlaşılan belki de ellrinde değil hayatında onu bilemeceğim.

Neticede tarihi bir gerçeğin arka planında kurguyla dahi olsa zor konuydu onun seçtiği. Her ne kadar Şems ile olan Halvet’inde dedikolardan bahsetmediği için eleştirilmiş olsa da başka türlüsü zaten ona yakışmazdı.  Sade bir safsataya koca bir hakikati değişmediği sevenlerini sevindirmiştir.

Hasılı, Aşk bana Unuttuklarımı hatırlatmış, Sufi’yi tanıtmıştır, farklılıkların ardında aslında ne ortaklıkların gizli olduğunu ayan etmiştir. Hakkının yenmemesi gereken Çöl güllerini ve Sarhoş Süleymanlara sa bir hayat hakkı tanıdığı bana fırsatlar sunduğu için Elif Hanıma hezar Tebrik.

Tomb of Jalal ad-Din Muhammad Rumi; Mevlâna ma...
Image via Wikipedia
A postage stamp honoring Rumi.
Image via Wikipedia
Reblog this post [with Zemanta]

Connecticut’ta Fatih Ceran’la, New York’ta tek başıma, Atlanta’da pek kıymetli arkadaşlarım ile, Şikago’da Cem Hocam, İstanbul’da Erdoğan Yılmaz, Harun İçmez ve adını sayamadığım pek çoğuyla, sonra İzmir’de Ailem ve Körez Köyündeki akrabalarımla birlkite yaşadığım zamanların bir kısa özeti karşınızda. Uzun süren suskunluğumu yavaş yavaş üzerimden atmaya çalışıyorum anlayışınız için müteşekkirim.

19
Şub

Şubat Vuslatı

   Posted by: Harun   in 2009, Hatira, Subat, Subat 2009

Selamlar Sevgili dostlar. Türkiyemize geleli tam bir ay oldu. 19 Ocaktan 19 Şubata kadar geçen, delice yaşanan, her saniyesi alışma gayreti, şaşkınlık ve Amerika ile topraklarımızın kıyasını yapmakla ve – Oralar nasıl? sorularına cevap verme şeklinde geçen bir sürecin ardından sanırım yeniden kendimin aslında kim olduğuna cevap aramaya girişeceğim. Hayatımda bir kaç değişiklik oldu. Öncelikle söyleliyim ki saçlarımı ucuz bir berber bulup buraya geldikten 10 gün kadar sonra kestirdim. Sakal ve bıyık aynen olsa bile yeni saç şekli veya şekilsizliği bile beni Ben aslında kimim sorusuna yöneltti. Hala bulamadım yakında da bulabileceğimi sanmıyorum. Sanırım Zaman’ın sadece bir gazete değil çok daha efsunlu bir hakikat olduğunu bir kez daha idraka mecburum. Kıyas demişken bazı kıyaslar yaptım elbette. Amerikanın kazandığı her kıyasın ardında vatan hainliği sıfatının gizlendiğini bile bile adil davranmaya çalıştım. Özetle neler oldu neler yaşadım ve Türkiyeye neden iki gün geç kalıp – 26 derece soğukta Şikagoda Cem Hocamlara misafir olmak zorunda kalmamın nedenlerini kısa kısa izaha çalışayım.

16 Ocak Cuma günü Atlanta havaalanına beni illaki uğurlamak istediklerini söyleyerek yolcu etmeye gelen Nevzat Sarıtemur ve Zekeriya Bağrıaçık abilerle birlikte sabah saat 9′da vardık. Ve beni Şikagoya götürecek olan United Airlines Havayollarına gittiğimizde kendilerine THY tarafından iletilmiş herhangi bir talebin olmadığını söylediler. Bunun üzerine Nevzat Sarıtemur’un Türkiye’yi aramak için kullandığı Dünya Telekom’u kullanarak Türk Havayollarının İstanbul’daki çağrı merkezini tam altı kez aramak ve derdimizi tekrar tekrar anlatmak zorunda kaldıktan, ve aramalarımız beklemeye alınıp yarım saat geri dönülmedikten, hatayı düzelttik dediklerinden sonra ve bu sırada sürekli United Airlines’a gidip adımızı kontrol ettirdikten sonra saat 11:30 da kendimizi sonunda United’ta gösterebildik ancak bu kez de Şikago uçağı için geç kalmıştık. Uçağın kapıları kapandığı, Türk Havayolları hatasını bir türlü kabul edilmediği, Call Center (Çağrı Merkezi) larındaki  telesekterlerine dert anlatmak zorunda kaldıktan, ve bu arada Cenneete mi Cehennemi gideceğimizi tayin edecek kadar sıkıntı dolu saatlerde bir United bir THY’nin telefonda laftan anlamayan müşteri temsilcileri arasında gelip gittikten, Nevzat Sarıtemur’un Dünya telekom, Zekeriya Bağrıaçık’ın TMobile dakikalarını süratle tükettikten sonra United Airlines’ın bir sonraki Şikago uçağıyla oraya gitme planları yaparken öğrendik ki uçakta yer yokmuş. Naçar beklediğimiz, ve o uçakta yer açıldığını öğrendiğimiz sırada kafilemize havaalanına Statesboro şehrinden yani dört saatlik mesafeden gelen Semih Erkan’da katıldı ve dört Türk Türkçe konuştuğumuz halde dert anlatamadığımız halde Zekeriya Bağrıaçık’ın fasih İngilizcesi sayesinde derdimize Amerikalı bir kadın derman oldu. Hiç bir suçu, zorunluluğu olmadığı halde bize yardım eden bu bayanTürkçe bilmez ama ben ona şükranlarımı ifade etmek zorundayım. God Bless you darling. Bir daha asla THY ile uçmayacağıma sözler verdikten sonra nihayet Şikagoya vardım ancak o sırada THY’nin Şikago-İstanbul uçağının kalkmasına 40 dakika vardı. Lakin Şikago havaalanı hayli büyük olduğu ve trenle başka bir bölüme gitmek 15 dakikaya mal olduğu için THY bürosuna vardığımda 25 dakika kalmıştı ama orada bana kapılar kapandı dediler ve beni Şikagoya geç getiren United’a gidip onlara dert anlatmamı söylemem için United’a göndermek istediler veya dediler iki gün bekleyin Pazar günkü Uçağımızla sizi götürelim. Orada da laf anlamaz, sorumluluk alamaz Türklerle karşılaştıktan sonra United’a telefon etmelerini ve onların kabul etmeleri halinde ancak gideceğimi söyledim tamam dediler konuştuk sizi bekliyorlar ve gittim tabiiki onlar kabul etmediler çünkü kabahat onlarda değil THY’de idi. Yeniden THY bürosuna geldiğimde birde ne göreyim THY kapanmış. Akşam saat yedide hiç bilmediğim bir şehir ve havaalanında mahsur kalmıştım. Ne cep telefonum vardı ne de bir tanıdığım. Kendime geceyi geçirebilecek bir kuytu yer bakarken aklıma bir fikir geldi. Bilgisayarımı açtım, HSBC kredi kartımla 9 dolara 1 günlük internet bağlantısı satın aldım o bağlantıyla beni İstanbul’a karşılamaya gelecek olanlara eposta attım. Cep telefonuma dakika satın aldım ve Atlantadan beni uğurlayan arkadaşlarıma telefon edip durumumu bildirdim. Nevzat Sarıtemur kardeşinin daha önce Şikagoda aktarma için bir gece kaldığı tanıdğı bir Türk olduğunu söyledi ve bana bir numara verdi. Aradım bana bir tarif verdiler ve ben United ile THY arasında mekik dokuduğum için hemen verilen tarifi anladım ve verilen tarife göre gittim ve -26 derece soğukta bilmediğim bir yerde tanımadığım birini bekliyordum. Neyse Cem Hocam beni arkadaşlarıyla paylaştığı evinde sağolsun iki gece misafir etti. Ne desem, nasıl desem, nasıl anlatılır bilemem ama özetle zor günlerdi. Bir daha asla THY istekli olmayacağım. Derken iki günün sorunda Pazar günü THY’nin uçağına bindim ve Türkiyeye geldim daha anlatacak pek şeyim var ise de size sadece Türkiyede tuttuğum notlardan bazılarıyla şimdilik veda edip inşallah  3 Martta videoda buluşmak ümidiyle diyorum.

19/01/09 İstanbul Atatürk Airport

iki günlük bir gecikmenin ardından buradayım. THY nin plansız işleri yine sahnede. Uçak bu kez 45 dakika önce indi. Beklemek zorundayım. Burada beklerken yurdumun insanlarına baktım hem acıdım, üzüldüm halimize hem de bağrıma bastım. Yarım yamalak dahi olsa insan benim insanımdı. Yani bendim. Beni ben yapan ben. Uzun hikaye… Nedendir bilinmez, teşekkür, özür bizim dilimize yakışmıyor olmalı ki kullanılmıyor. En sıcak örnek gelirken uçakta yaşandı. Hostes tarafından yapılan anonsların Türkçesinde lütfen veya teşekkürler kullanılmazken, İngilizcesinde bu kelimeler sular seller gibi aklıtıldı. Kuyruk kültürü veya kültürsüzlüğü…… veya bırak hepsini bu insanları yıllar yılı iyice tanıdığım için belki de sıradan geliyor. Buna alışmak istemesemde bir parçam bu bütüne ait olduğu için karşı koymam münkün değil gibi. Esas imtihanı yollarda yaşayacağım bakalım neler olacak. İnşallah bıraktığımdan daha iyi bir bütün bulurum. Göreceğiz, hatta görmekten öte hakkal yakin müşahade edeceğiz, yani yaşayacağız. O hayal veya kabus artık her nasıl telaffuz edersek onu hayatımıza hayat kılacağız. Neyi, neden veya nasıl düşünmem, ummam, beklemem gerektiğini bile kestirememem rağmen buradan bir an önce çıkıp gitmekten başka bir şey yok aklımda. Bu arada arabesk bir melodiyle çalan az önce önümden geöen adamın hali tavrı kavruk anadolu insanın bir özeti ve tarifiydi adeta.

20/01/09 4:46 pm Çırağan koleji

Allahım, bu kadar zorlanacağım aklıma gelmezdi. Baharı ardından gelen kış gibiydi yaşadıklarım.
Trafikte, arabasında yol aldığım arkadaşımın araba kullanırken ki tavırları, yol durumu, akış, sıkışıklık, duraklamalar, kornalar, sellektör yapmalar derken ister istemez kıyas başladı aklımda. Korktum, daha bir yıl olmuştu hakikatten ayrı kalalı halbuki demelere aldırmadan uyum çabaları başladı. En çok zorlayan dolmuşlar ve onları trafiğe yaptıkları, bitmek bilmez yol çalışmaları, metrobüs derken tam bir karmaşa ordusunun akınına uğradı aklım. Mesele bunun beğenmemek, aşağılamak, amerika böyle değil veya toplumu hor, hakir görmek değil mesele sadece tek derdim daha iyisini hak eden bu insanların buna neden sahip olamadıkları. Coğrafi arada kalmışlığımızın sadece onunla sınırlı kalmadığını kültürel, ekonomik, teknolojik, sosyal olarakta karşılığının olduğunu gördüm. Buna kahroldum daha iyisine sahip olmak imkanı varken sinir harbine mahkum olmanın Hiçbir makul gerekçesini bulamadım. Derken araba kullanmam icab etti ve olanlar oldu. Düz vites, yabancı bir araba, istanbul, bilmediğim bir adres derken benim için olabilecek tüm olumsuzlukların bir arada olduğu bir durumda araba kullanmak zorundaydım. Debriyajı kullanmayı unutmuş olmam maalesef en büyük sorunu oluşturmuş olsa da hemen peşinden gelen sebep olan yayalara öncelik düşüncesi beni bayağı korna sesi ve hatta küfür işitmek zorunda bıraktı. Sanırım fazladan bayağı zamana ihtiyacım olacak buna, bu bizim normalimize alışabilmek için. Doğru veya yanlış bilemeyecek, tanımlamaya çalışmayacağım sadece daha iyisinden bahsediyorum. Ve beni aslında en çok üzen daha kendi içindeki sorunları yola koyamamış olan bizlerin nasıl olupta dünyaya yeni bir mesaj sunabileceğimiz hakikatidir.

22/01/09 17:52 üsküdar beşiktaş iskelesi

artık iyice anladım ki bu göçebe hayat beni tüketmekte. Geçen her yanlış zaman telafi çarelerini adım adım yokluğa sürüklemekte.

İlkler

İlk ezan Erdoğan Yılmazın evinde öğlen namazı,
ilk ve cemaatle namaz aynı ver aynı vakit.
İlk camiide namaz Üsküdar Valide-i Cedid camii.
İlk Kur’an duyuşum Altunizade KM nezih uzel ve Haluk Dursun sohbeti.
İlk otobüs 11C.
İlk şehirler arası yolculuk Kamil koç İstanbul İzmir.
İlk vapur Üsküdar Beşiktaş,
İlk Türkçe söz. Merhaba kolay gelsin. Pasaport kontrolü yapan polise.
İlk kriz kredi kartımın iptal olması krizi.
İlk hayal krıklığım, istanbula karşı lakaytkığım.
İlk tanıdık Türk Atatürk.
Televizyonda ilk gördüğüm kanal ve kişi. TRT ve Obama.
İlk aldığım şey Yücel Arzen Cdsi.
Yokluğumda var olan ilk gördüğüm kişi Ömer Murat Yılmaz.
İlk farkettiğim şey eleştirmenin iyi bir eleştirilme sebebi olduğu.

harun@harunciplak.com ve +90533 272 52 85

31
Ara

2009 Ocak 1

   Posted by: Harun   in 2009, Amerika, Atlanta, Hatira, Ocak

Yeni yılın başlangıcını kutlamak, geçen konuşmada verdiğimiz söz gereği bir kaç kelam etmek arzusundaydım ancak Ortadoğu’nun zengin züppesi İsrail’in devlet terörü işleyerek Gazze’de hava saldırısıyla akıtığı masum kanlarından sonra söyleyecek sözüm kalmadı. Sadece 17 Ocak Cumartesi günü İstanbul Atatürk hava limanına Şikago yoluyla Türk Hava Yollarının uçağıyla geleceğimi söyleyeyim.

12
Ara

2008 Aralık 12 Konuşma

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Aralik, Aralik 2008, Atlanta, Hatira, Konusma

Kurban Bayramı ve Bayramlaşma, Sağ – Sol , Siyasi Yelpaze,
Christmas (Yılbaşı) Hazırlıkları, Bir Dolarcı, ve Veda….


11
Kas

2008 Kasım 11 Konuşma

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Kasim, Kasim 2008, Konusma

Savannah, Tybee Adası, Okul Otobüsü ve Georgia TECH’ten sesleniyoruz sizlere bu kez.
Kısa film projemiz yarım kaldı maalesef çünkü Onur Okumuş kardeşim Türkiyeye dönüş yapması münasebetiyle size karşı mahçubum. Ancak doğum günüm olan 12 Aralık’ta sizlere bomba gibi bir video sunacak ve bunu telafi edeceğiz inşallah.

10
Eki

2008 Ekim 10 Konuşma

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Ekim, Ekim 2008, Hatira, Konusma

Nerede yaşıyorum, Bayram namazı ve bayramlaşma, kısa filme devam.

9
Eyl

2008 Eylül 09 Konuşma

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Eylul, Eylul 2008, Hatira, Konusma

Atlanta’da Ramazan, İngilizce öğrenme süreci ve hatırlattıkları, yalnızlık ve kısa metrajlı film projeleri.


30
Ağu

(G)Özlem

   Posted by: Harun   in 2008, Agustos, Agustos 2008, Amerika, Atlanta, Hatira

        Hayat akıp giderken eğilip yerden toplayamıyorum parçalarımı. Hayat meşgalesine dalmadan yaşamak Kâbe’yi tavaf ederken durmaya çalışmak gibi. Öylesine akıcı ve hızlı ve devri daim içindeki ona uymaktan başka tek bir seçeneğin var. Ezilmeyi veya tabiri diğerle yalnızlığı göze almak. İşte bir tercih zorunluluğu daha. Pek çok kez karşılaştığımız  seçimlerden biri daha. İş bu sebeple buraları, yaşananları, hatıraları bu deli akışa inat kaleme alıyor, buna devam ediyorum. Mesela bir düğünde veya gezide fotoğraf çekersin. Çekerken pek çok fotoğraf çektim dersin ama eve dönüp baktığında aslında pek az olduğunu görürsün. Yaşananlar da böyle yaşanıp bitmesi kaçınılmazları sabitlemek veya en azından ömrünü biraz daha uzatmak için not almak, Read the rest of this entry »

30
Tem

To Charlie – Çarli’ye

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Hatira, Temmuz, Temmuz 2008

Hayli zaman oldu ki hiç farkına varmadan günlük meşgaleler arasında kaybolup gitmişim. Zamanla birlikte ömrümden bir zaman daha geçmiş ve kaybettiklerim çoğalmış. Sevdiğim şairin dediği gibi; ‘Kaçırmışım ucunu akrebin yelkovanın, Deli gibi peşinden çırpınıyorum zamanın.’ Farkına varabilmem için meşgalelerden bir lahza sıyrılıp, hayatıma kuş bakışı bakmam gerekiyormuş. Baktım ve pek çok şey gördüm. Pek azını sizinle paylaşabileceğim.

Taşındım. Altı aydır, daha doğrusu geldiğimden beri birlikte kaldığım Türk arkadaşlarımdan ve evden ayrıldım. Internet’ten bulduğum yeni evde yaklaşık 15 gündür Amerikalılarla birlikte yaşıyorum. İki beyaz iki de Afrika-Amerikalıyla aynı evi paylaşıyorum. Charlie 57, Bill 60 ve 53 yaşlarında iki emekli insan. Glenn 45 yaşında iş bulma kurumu benzeri bir işte çalışıyor. Ve son eleman ise 25 yaşında ömrü odasında geçen ve beni görünce sadece ‘Hey, What’s up man’ diyen biri. Charlie’de şeker hastalığı var. Geçen Cuma hastaneye kaldırdık. Daha doğrusu 911’i aradık onlar gelip aldılar. Şekeri 700’e çıkmış. 4 gün kaldı hastanede. Nefes almakta bile zorlanıyordu ve elleri titriyordu. Şimdi iyi zaman zaman konuşuyoruz gayet iyi pratik oluyor benim için.

Yeni kursuma başladım. Eski kursuma dört ay devam ettikten sonra iki ay bekledim ve yeni kursuma kayıt oldum ve başladım. Bir ay daha devam edeceğim, sonrası nasip.

Yeni taşındığım bölgede bir trafik levhası gördüm. Tabela bizdeki inek çıkabilir tabelalarına benziyordu ama bir farkla. Tabeladaki hayvan inek değil geyikti. Geyik çıkabilir ikazını görünce şaşırdım. Burada geyiğin ne işi var dedim kendi kendime. Sonra bir gece yolda giderken parlayan dört küçük nesne gördüm. Karanlıkta arabanın farının ışığı vurdukça parlıyorlardı. Yaklaştığımda biri irice ve boynuzlu diğeri daha küçük ve sanki yavrusu gibi görünen iki geyik gördüm. Vay anasını dedim, insanlarla birlikte evlerin arasında yaşıyorlar ve kimse çıkıp ‘Ulan şunlardan ne güzel post olur be demiyor.’ Hem hoş hem de ilginç.

Sanırım önceki yazılarımda sincaplardan bahsetmiştim zaten. Her yerdeler, ağaçta, sokaklarda, tavan aralarında, hatta onları sokakta arabalar tarafından ezilmiş olarak görmek artık olağan hale geldi.

Bir zaman sonra Legacy Park adlı harikulade bir yerde parkta otlayan üç ceylan yavrusu gördüm. İnsanlar parkın çevresinde koşuyor veya yürüyorlar onlarsa ceylanlara has ürkeklikle hem otlayıp hem de tedirgin bakışlarla etrafı süzüyorlardı. Hâsılı amaç yaşamaksa Bedirhan Gökçe’nin Almanya Mektubu Şiirinde dediği gibi diyebilirim ki ‘hayat bu insanların yaşadığı hayat bizimkisi gün tüketmek’. Ama elbette bu konuya haşiye düşeceğim. Ve diyeceğim ki; farklı algı seviyelerinde, farklı ahlaki kıstasları, farklı aile anlayışları, farklı kaygı, ümit ve heyecan kaynakları ama aynı zaaflara sahip insanlar olarak birbirimize benzediğimiz hakikattir. (Yazının buraya kadar ki kısmı 11 Temmuz’da yazıldı.)

Bu gece eve geldiğimde evden polisin çıktığını gördüm endişelendim çünkü evdeki tek yabancı bendim. Bana doğru geldi ve bu evde oturup oturmadığımı sordu. Ben de evet dedim. Charlie’yi tanıyıp tanımadığımı sordu ben de evet dedim ve bana Charlie’nin öldüğünü söyledi. Şok oldum. En son dün gece gördüğüm adam, evdeki en sevecen insan gitmişti. Kız kardeşine haber verip vermediklerini sordum Bill aradı dedi. Eve girdim. Tüm ev ahalisi salonda toplanmış Charlie hakkında konuşuyorlardı. Herkes onunla olan güzel hatıralarından bahsederken zaman zaman komik hadiseler anlattıkça gülseler bile ifadelerindeki hüzün barizdi. Birisi diyor ki ben derdim ki ona her zaman bu kadar sevinçli olacak ne buluyorsun bu hayatta. Keşke öyle demeseydim. Bir başkası ne zaman Charlie ile markete gitseler marketteki tüm çalışanlar Charlie’ye selam verirlermiş. Bu bahsettiklerim kör ölür badem gözlü olur masalı değil. Hakikaten Charlie görenin bir daha unutamayacağı bir yapıya sahipti. Burada en iyi arkadaşım Charlie idi artık burada kalırmıyım gerçekten bilmiyorum. Birisi dedi ki Charlie bu odada ölen ikinci kişi ve diğeri de 57 yaşında ölmüştü. Bu hadiseler olurken evde hala polis vardı polise Coke içermisin diye sordum hayır bira içerdim ama şimdi görevdeyim dedi. Türkiye’de bu kadar sigara ve bira satıldığını görmedim. Ha unutmadan bir de piyango. Her benzinlikte 1 dolardan 20 dolara kadar kazı kazan türünde piyangolar var ve inanılmaz satılıyor. En çokta yaşlılar oynuyor. Ve insanlığın amansız düşmanı tütün.  

Hâsılı Seni özleyeceğim Charlie. Sizleri zaten çoktan beri özlemekteyim. Geçen yıl kıymetli dostum, abim, sırdaşım merhum Cemil Köse’den sonra sevdiğim birini daha kara toprağa vermek zorundayım. Sonumla aramdaki mesafeler kısaldıkça öfkem artıyor. İnsan yemek yerken yemek azaldıkça açlık azalmalıyken bende tam tersi oluyor.

Yazıklar olsun….

28
May

Aforizmalar 3

   Posted by: kule   in 2008, Mayis, Mayis 2008, Misafir Kalem

“Yaşamak” Sevinci

Bizim Dünyamız’da imanın hazzı ile yaşama sevinci, aynı gerçeğin farklı tezahürlerinden ibarettir. Bir çeşit sebep, sonuç ilişkisi içinde gelişen bu meselede, inanmak sebep, mutluluk sonuç gibi durmaktadır. İmanın hazzını duymak ise, pratikle mümkündür, pratik, yani ibadet. Müslümanların mutsuzluğu üzerine kafa yoranların bir de bu açıdan bakmalarında yarar olsa gerek.

Bölünmeler

İslam’ın varlık tasavvurunda, madde-mana bölünmesi yoktur. Zira Allah(cc) hem gayb hem de şahadet aleminin yegane Rabbi’dir ve alemleri mükemmel bir uyum içerisinde yaratmıştır. Burada, bırakınız birbiriyle çelişmeyi, tüm varlık birbirini bütünleyen bir interaktiviteye sahiptir. Madde alemindeki Vahidiyet (her şeyin Allah’tan geliyor olması), mana aleminde ve bu alemler arasında da vardır. Böyle bir “külli alem tasavvuru” bizi yüzyıllardır epistemolojik bölünmelerden korumuş ve kalp- kafa bütünlüğü içinde yaşamamıza olanak vermiştir.

Ancak, modernleşmeyle gelen meydan okuma, yabancı kavramlarla beraber (doğal olarak) yabancı efkarın ve metodolojinin de düşünce dünyamızda yer etmesine sebep olmuştur.

Netice olarak bizler, “bölünmemiş bir dünyanın”, bölünmüş-parçalanmış sakinleri haline gelmişizdir. Varlık alanını farklı bölgelere ayırmak, hele din ile dünyayı birbirinden ayrı krallıklar olarak hayal etmek, olsa olsa Batı’dan gelen rüzgarda neşv-ü nema bulmuş bir hastalıktır.

Ancak, modernleşmeyle hesabımız henüz bitmemiştir. Ve biz, bu hesaplaşmayı bitirdiğimiz zaman, tecrübemizin ışığı, memleket sınırlarımızın çok ötesinde bir aydınlık kuşak meydana getirecektir. .

Devlet-İnsan ve Mukaddes

Maddi kurumların en yükseği olan devlet, insanların, yaşamlarını devam ettirmek için -zoraki de olsa- doğuştan sahip oldukları hakların bir kısmını devrederek hayatiyet kazandırdıkları bir kurumdur. Çerçevesi maddi hayatın tanzimi ve insanların özgürlük ve güvenliğe dair olan sorunlarını çözmektir. Bu yönüyle devlet, vazgeçilmez olsa da, kutsal değildir. Hele Hegelcilerin sandığı gibi, Tanrının yeryüzünde yürüyüşü, asla değildir. Devlete atfedilecek olan kutsallık, kutsalın alanına yapılmış bir müdaheledir ve insanın kutsala yaptığı her müdahele hüsranla sonuçlanmıştır. İslam dünyasında devleti kutsallaştırmanın, insanoğlunun “son gerçek kutsalına” müdahelesi olacağını da hesaba katarak, olası hüsranın boyutlarını hesap ediniz.

Acı Çekmek Özgürlükse….

Biz acılarımızdan kaçarız, oysa der, Nietzche, acı en büyük öğretmendir. Acıdan özgürlüğe giden yol ancak tefekkür vasıtasıyla alınabilir. Acıları üzerine düşünen insan, en büyük acının, sonsuz yaşam donanımı ile sonlu bir yaşamı sürdürmek zorunda kalmak olduğunu farkedecektir. İşte size, özgürlüğe, ve hatta sonsuza açılan bir kapı.

Doğum Sancısı

Birçoklarına göre filozof, hakikatleri çalıp başkalaştırdığı için cezalandırılan kişidir. Ve bundandır acısı. Oysa ki yaşanan hep doğum sancısıdır filozofun dünyasında. Her fikir bir çocuktur ve filozoflar, tıpkı çiçekler gibi tozlaşmayla etkileşirler. Bir akıl/tefekkür/sezgi esintisi, birinin gerçeklerini diğerine temas ettirir ve bu temastan yeni gerçekler ortaya çıkar. Doğrusu, bu temasın tahrik gücü, oldukça yüksektir.

Yine Filozof

Filozofların ekserisi, hayatın anlam çizgisinin kaybolmaya yüz tuttuğu zamanlarda ortaya çıkmıştır. Kimselerin farketmediği bu boşluk, onları yutmuş ve böylece filozof, yeniden kendini bulmak üzere, kaybolmuştur. Kaybolmak evet bir ön şart değildir, amma, yaşadığı zamanın tortularından kurtulmanın da başka yolu yok gibidir. Önce dalacak, gözden kaybolacak, ve herkesin yok olduğu yerden o, inci mercan çıkaracaktır. İnci mercanın ise, “hazır burada yapılmışı” yoktur.

Yine de Filozof ve Yine Acı

Schopenhauer, acılarını kutsallaştırarak, kendini, Hristiyan terminolojisindeki Hz. İsa’ya benzetir bir yerde. Evet, O, tüm insanlığın acısını kendi bünyesinde toplamış ve tüm insanlığın faydasına vazgeçmiştir yaşamaktan.

Nietzche, herkesin “bu adam sıyırdı” dediği dönemde, ömrünün sonlarına doğru, evinin önünden geçerken, yediği bir kırbaç sonucu yıkılan bir ata sarılır ve hıçkıra hıçkıra ağlar. İkimiz de der, hayatımız boyunca hep acı çektik.

Heyhat.. “Bari karınız olsaydı, yanarken aydınlatmak”…

27
Nis

Aforizmalar 2

   Posted by: kule   in 2008, Misafir Kalem, Nisan, Nisan 2008

Aklın Hudutları

Aklın(salt aklın) sınırlarını (sınırlı olduğunu) en çok onun sınırlarında dolaşanlar bilirler. Bu konuda slogan düzeyini aşamayanlar ise, onu hudutsuz bir memba ve mürşit sanarlar. Akıl, olsa olsa bir alettir hakikat mesajlarını işleyen, işe yarar kılan..

Aklın sonsuzu kavramak gibi bir misyonu yoktur. Kavramak, sınır çizmektir çünki. Oysa akıl sonsuzluğun ancak varlığını kavrayabilir. Böyle bir anlayış için ise, işaretler yeterlidir.

İman için akıl gerek şarttır ancak yeter şart değildir. Çünki iman nuru aklı da içeren ve insana ait ne kadar latife varsa hepsini aydınlatan bir nurdur. Dini rasyonelleştirmeye çalışanlar, aslında dinin o bülend avazının aklın duyduğundan ibaret olduğunu sananlardır. İnsan akıldan ibaret olmadığı gibi, külli bir sistem olarak din de rasyonaliteden ibaret değildir.

Güç-Özgüven

Gücünü Kudreti Sonsuzdan (cc) alanların, güvenlerinin de sonsuz olması gerekir. Aksi takdirde, ya bir kavrayış sorunu ya da inanç eksikliği vardır.

Bir başka ihtimal ise, insanın bizzat kendini güçlü hissetmesidir ki, bu büsbütün yanlıştır. İnsan, ancak kendine takdir edilen güce, birtakım sebepler bahane kılınarak mazhar edilmiştir.

İnsan-Çiçek

İnsan, hangi çiçeği koklarsa onun kokusunu alır. Sürekli güzel kokular devşiren bir insan, güzel hissiyata mazhar olacağı gibi, sürekli kötü kokuları tercih edenin de bir zaman sonra bunu güzel zannetmek gibi trajik bir kaderi olur.

Müzik-Hayat

Bazan müzik o denli hayat olur ki, o kesildiğinde sen hala neden yaşadığına şaşarsın? Ahh, içimizdeki bu sonsuzluk tutkusu…Bu kadar gizli ve böyle aşikar. Hayat hikayemizi başından sonuna kuşatan şarkılar vardır ki, biz mi ondan, yoksa o mu bizden ilham almıştır tespit etmek zordur. Ve sonsuzluk, doğrusu harflerden daha çok notalara yakışıyor.

Şehir- İnsan- Kolektif Şuur

Nasıl ki evren, Esma-i İlahi’nin yansımalarından ibarettir, şehir de, insan iradesinin ve onda açığa çıkan kolektif şuurun maddileşmiş halidir. Hayata bakış, insana bakış ve bütünüyle alem tasavvuru, şehre damgasını vurur ve o kısaca varoluşumuzun imzasıdır.

27
Nis

Kendi(m) Et(t)im Kendi(m) Bu(l)dum

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Hatira, Nisan, Nisan 2008

Ihtimal dahilindedir ki bu yaziyi okuyunca benim icin uzulecek ve acaba ne yapabiliriz diye dusuneceksiniz. Bunu yapmayin. Cunku yazdiklarim benim ozelimde gorunse bile herkesin genelindedir. Bahsedeceklerim sadece benim meselem degildir ve hatta malumu ilam etmis olmam cok muhtemel. O sebeple yanlislara daha fazla dusmeyelim derim. Ben iyiyim ve kendime cok yakin buldugun sizlerle bir kac meselemi muzakere etmek istedim.

Birseye talip olurken hayatima katacakalarini bilememe ragmen onu o kadar siddetle istememe anlam veremiyorum. Malumlari bir kenara birakip mechullerden medet ummak cahil cesareti olsa gerek. Fazla soze gerek yok aslinda. Yoklukla imtihan olmadan varligin kiymetini bilemedigime gore. Kaybetmem mukadder demek. Zahire gore hukum vermek kac gelecegini bilmeden zar atmaya benziyor. Ya tutarsa hesabi. Mazime bakiyorum bazen. Gordugun pek cok seyin icinde en cok yer kaplayanlar pismanliklarim oluyor. Yapabilecekken yaptiklarim mi desem, yapmamam gerekirken yaptiklarim mi?

Bazi insanlar cennete gidecek yaptiklarindan veya yapmadiklarindan dolayi. Ve yine bazi insanlar cehenneme gidecek yaptiklarindan veya yapmadiklarindan dolayi. Benim inancim bu. Bu insanlardan bir kismi diyecek ki keske sunlari yapsaydim veya keske sunlari yapmasaydim. Belki de keske sunlardan daha cok yapip sundan daha fazla kacinsaydim. Soz cok olsa da orada yazilmis olan yazi degismeyecek. Tercih cok basit, ama yapabilene.

Icimde nefret tasiyorum. Aslinda buna tasimak degil de bogusmak desem daha dogru. Cok agir, aci veriyor, gunumu gecemi sariyor. Karar almama, bir seyler yapmama mani oluyor. Ona nasil karsi koyacagimi sasirmis durumdayim. Elim, ayagim bagli sanki. Hareket edemiyorum onsuz. Nereye gidersem onu da goturmek zorundayim. Belime bagladigim bir tas gibi bu. Onunla ne ucabiliyor ne de yuzebiliyorum. Insanlarin nasil oluyorda nefretle bu kadar iyi basa cikabildiklerine sasiyorum. Daha dogrusu nasil yasadiklarina hayret ediyorum. Insani yiyip bitiren bir sey bu.

Hemen hergun gerek pismanliklarimdan, gerek utanclarimdan, gerekse nefretlerimden izler goruyorum. Ancak avci olmadigim icin gordugum her iz beni daha da kotu yapiyor mutlu etmek yerine.

Hayati yasarim o mesele degil. Zamanin gecmesi icin onu kurmali bir saat gibi cevirmeme gerek yok ki. Ama istedigim zamanin gecmesi mi ondan emin degilim. Burada boylece oturup hayatimda bazi seylerin degismesini bekliyorum oha yani. Ben veya istediklerim armut degil ki beklemekle veya mevsimlerin degismesiyle olgunlassin veya hallolsun. Nasil olacak bu. Tum hayatimi bir piyango bileti gibi milyonda bir ihtimale baglamis durumdayim.

Pismanliklarimla ic ice onlara asina olarak yasadim, yasiyorum ve kuvvetle muhtemel boyle yasamaya devam edecegim. Yanlis oldugunu bilsem de buna mudahele edemeyecegim. Eger bir el beni tutup bu durumdan kurtarmazsa sonsuza kadar boyle yasayacagim diye korkuyorum.

Bilmem yoksa dost vefasndan suphen mi var

Yoksa bende senin sevgine istidat yok mu? ”

 

F.G.

Yoksa bende de istidat yoksunlugu mu var. Yani eger ask bir his degil de bir kabiliyetse. Veya iradeli olmak bir kabiliyetse ve ben ondan yoksunsam. O vakit aski bilmeyenleri anlamak belki mumkun. Veya hic tatmamis olanlari (belki ben de bu gruba girerim emin degilim) anlamak mumkun Mesela guzel sarki soymeleyemeyen birine neden boylesin diyemeyiz madem. Cunku o is icin gereken kabiliyet onda mevcut degil. Veya o belki baska bir ise kabiliyetlidir kimbilir. Belki bende kendimi suclamaktan vazgecmeliyim. Cunku yapabilmek icin kabiliyet gerek ve sanirim ben de ondan yoksunum.

Herseye yeniden baslamak istiyorum. Bir gece uyumak ve sonrasinda yepyeni bir insan olmak. Veya uzun bir seyahate cikmak. Gittigim yerde kendimden yani kactiklarimdan hic bir iz bulmamak. Acaba beyni sifirlama imkani varmi. Bir operasyon veya bir islem veya hafizayi sifirlayan bir kocakari iksiri. Eger varsa muhakkak bulmali ve kullanmaliyim. Belki google’a sormaliyim. Zira baska turlu kafamdakilerle yasayamacagim. Cok agirlar. Ve gelip bende konakliyorlar. Arsiz misafir gibiler ev sahibi olmak derdindeler ve siklikla bunu basariyorlar.

Ey dunya neden bu kadar guzel ve alimlisin ki. Neden azimla yetinmiyor omrumun tamamini talep ediyorsun benden.

Suclu aramaktan yoruldum artik. Artik anladim ki bazi seylere mudahele edemem. Kimse edemez. Onlar sadece olurlar. Ne mani olabilir ne de yonunu degistirebilirim. O halde karar kesinlesmisken bu itiraz hevesim niye?

Cenabi Hakk’in Adem’e ogrettigi isimler arasinda benim bildiklerimde var bilmediklerim de. Ama sanirim bu binlerce isim arasinda unutamayacaklarim cikar eger kafayi sifirlayamazsam tabii. Onlari unutmak mumkun degil benim icin. Ama bu isimler sifatlardan siyrilmis salt isimler. Zira sifat ismi tanimliyor ve ismi etkiliyor. Halbuki herkes sifattan arinmis bir isim sahibidir. Dr, Hoca, Anne, Baba, Es, Evlat, Dost, Polis, Patron, Basbakan gibi tanimlar ismin onundeki sifatlar. Oysa gercek sifattan bagimsizdir. Zira kendinin doktoru veya polisi hatta dost veya basbakani olamazsin. Ben sadece yalnizlik halimle yalin olarak benim. Sifatlar baskalari icindir. Benim kendim icin ne tanima, ne sifata ihtiyacim var. Hatta benim kendim icin isme bile ihtiyacim yok. Ben sadece benim. Kendime seslenirken isim kullanmam.

Mumtaz, Suleyman, Ergen, Metin, yeniden Mumtaz ve Ummu Gulsum ve Halil. Bu isimler bende sifattan cikip sadece isim oldular. Onlar bende sadece isimleriyle yasayacaklar ve bana hep aci verecekler. Bu isimleri asla unutmayacagim. Bu isimler benim bir parcam artik. Ben parcalanmadikca bende olacaklar maalesef. Onlar ve onlara yaptiklarimla yasamaya mecburum. Umarim affetme kabilileri vardir. Aksi bir durum hesabi ahirete birakma demek cunku. Allah muhafaza.

Ying and Yang

12
Nis

Ingilizce Sureci

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Nisan, Nisan 2008

Ingilizce eğitimi almaya başladığım zamandan beri, daha fazla Türkçe’ye dikkat etmeye ve mümkün olan durumlarda aynı manayı veren kelimelerden Türkçe olanını tercih etmeye çalışıyorum. Maximum yerine Azami gibi. Bu size tezat gibi gelebilir, izaha calisayim. Cunku yeni bir dili ogrenirken aslinda kendi dilinle karsilastirarak ogreniyorsun. Yani kelimeler yabanci olsa da senin anlayisin kendi dilinde oluyor en azaindan uzunca bir sure. Ihtimal bir yilin ardindan artik duydugun veya kurmak istedigin cumleleri kendi diline ceviriye ihtiyac duymadan konusabilir ve anlayabilirsin. Yine bu surecte ogrendim ki kendi dilininin dil bilgisi kurallarini bilmeyen birinin yabanci bir dili ogrenmesi cok ama cok zor. Cunku her dilde ozne, yuklem, nesne, baglac, etken, edilgen fiiller, sifat, isim, zarf, zamir var. Hatta Simdiki, -di’li ve -mis’li Gecmis ve Gelecek zamanlar da var. Hepsi ama hepsini ogrenmek durumundasin ve eger bunlari kendi dilinde canlandiramiyorsan neye benzediklerini de tabii ki anlayazmasin. Saadettin Keklik Hocam bana “birisine bak hangi dil de kufrediyorsa ana dili odur” demisti. Kendini kontrol edemedigin zamanlarda konustugun dil iste senin genlerine islemis olan oluyor. Artik Ingilizce kufur etmeye calisiyorum. :)

Hani hemen herkes gormustur Ingiliz veya Amerikali’larin Turkce konusmalarini duydugumuzda gulme hissi duyariz. “Ben Istanbul’a gitmek istiyorum” cumlesini onlar “Ben istemek gitmek Istanbul” derler. Bize ne kadar garip gelir degil mi. Bunun nedeni dil bilgisi kurallaridir. Ayni cumleyi Ingilizce konusanlar “I want to go to Istanbul.” derler. Dizilisten de anlasildigi uzere want=istemek ve go=gitmek anlaminda kullaniliyor. Bizim burada Ingilizce’yi nasil konustugumuzu gorseniz sanirim gulmekten yerlere yatarsiniz. Bu cumleyi Turk mantigiyla Ingilizce’ye cevirdigimizde “I to Istanbul go want” oluyor. Sonra bir yabanci dil ogrenmenin en zor kisimlardan biri de deyimler. Mesela bir yabanci ne anlar degil mi “sakla samani gelir zamani” “etekleri zil calmak” “agzindaki baklayi cikarmak” “iki seksen uzatmak” “el elin essegini islik calarak arar” deyimlerinden. Ayni muskiller ben ve benzerlerim icin de gecerli elbette. “Kedi kopek gibi yagmak” diye bir tabir var Ingilizce’de ve anlami “bardaktan bosanircasina yagmur yagmak” demek.

Buraya gelmeden once burada kalma niyetinde degildim asla. Ancak bazi hadiseler bende soru isaretlerine sebep oldu. Nasil desem izahi zor bir mesele bu ama deneyecegim. Buraya Ingilizce konusmaya geldik ama Amerikalilarla konusmak cogunlukla mumkun olmuyor. Cunku yabancilardan pek hoslanmiyorlar daha dogrusu korkuyorlar. Bizim gibi sicak kanli degiller ama bizden daha fazla sevecenler. Cok karisik degil mi? Soyle ki; bankada, okulda, veya markette sana “merhaba, naber” veya “nasil gidiyor” diyorlar. Bunlari soylemekte bizden daha basarililar ama senin cevabini beklemiyorlar. Yani bunlar onlar icin bir sorudan ziyade aliskanlik gibi. Bu durumdaki celiskiyi kursta ki hocamiza sorduk. O da ustteki yaniti verdi. O aslinda bir soru degil dedi. Sadece iyi niyet gostergesi belki veya kibarlik alameti. Diger yandan garip bir sekil de Amerikali’larin bizdekinden cok daha az oranda genel kulture sahip olmalari. Bir gun hocamiz dedi ki bu Amerikali’lara Meksika nerde diye sorsan % 70′ i dogru cevabi bilmez. Nedenini anlayamadigim bir sekilde kimi hocalarin agzindan “aptal amerikali’lar soyledir, boyledir” sozu dusmuyor. Sasiriyorum, anlayamiyorum. Ama sanirim alisiyorum. American stupid people sozu dilimden pek dusmuyor. Hocalardan siyasi goruslerini aciklayanlar oldu. Hic biri zenci degil ama Obama’ya oy verecek olanlar cogunlukta. Kimi de Cilinton’dan bahsetti. Ama hic Cumhuriyetcilere yani mevcut baskan Bush’un partisine oy verecegini soyleyen cikmadi. Bu onlarin samimi dusuncelerimi yoksa geldigimiz yeri bildiklerinden bize karsimi boyle konusuyorlar emin degilim. Ancak bir hocanin odasindaki panoda bazi fotograflar vardi ve bunlar Bush hakkinda gayet agir karikaturler iceriyordu. Onlari gorunce bizimkilerin her karikature neden mahkeme yolunu actiklarini anlayamadim dogrusu. Biraz daha tahammul sahibi olabilir bence siyasiler. Belki bilim veya din adamlari karikaturlere malzeme olmamali ama siyasilerin durumu farkli bence. Cunku hem cok goz onundeler hem de eskiden beri mizahcilarin en iyi malzemeleri onlar olmus.

Bir fikra duymustum bu konuyla ilgili. Adamin biri hocaya gider ve “hocam biz olulerimizin ardindan dua ediyoruz acaba bizim dualar onlara ulasiyormudur.” diye mustehzi bir edayla sorar. Hoca ise gayet sakin “senin anani, avradini………. “ der demez adam sinirlenir ve hocanin bogazina sarilir. Ve derki “sen ne yapiyorsun be adam” hoca hala sakin der ki. “ben kufur edince ettigim kufrun ulasacagina inaniyorsun da ettigin duadan niye suphe ediyorsun.” yorum sizin.

Devami gelecek insallah…

11
Nis

alemin şekli kalb

   Posted by: masiva   in 2008, Misafir Kalem, Nisan, Nisan 2008

ÂLEMİN ŞEKLİ AŞK YA SEN? Gecenin bilinmeyen bir vaktinde [nokta] ile başladı her şey. Nasıl ki her şey bir[nokta]ile başladı ise, bu da noktayla başladı. Gönlüm, kaderime adını yazmayı diledi. Kader ki; kalemin sinesinden kopan kelamın levh-i mahfuza bir hayat diye düşüşüydü. Yazayım derken adını, Elif çizildi gönlüme. O, kıvrıldı oldu âlemin “Ayın”ı. Şeklin “şın”ı vardı yanına, Kalbin “kaf”ı varınca sonuna. Var olanı anlamadım. Âlem, şekl, kalb ne demekti? Ne anlama geliyordu “ayın”, “şın” ve “kaf” ? Anlamadığımı anladım zaman, zaman zamansızlaştı. Her şey libasından sıyrıldı. Libas, madde idi. Madde sondu. Maddeden sıyrılan her şey [hiç]leşi yordu. [hiç] olan her şey, varlaşıyordu. Birden sessizliğin çığlığı yankılandı ufuklarımda. Âlem’de, Şekl’de, Kalb’de, [hiç] miş. Hiç, [aşk] imiş. Hiç olursan var olursun anlayışı hâkim imiş. Adın yazılmadı kaderime biliyorum. Her seferinde önümde engel. Aşk ve sen, yan yana gelmeyen dareyn. Birden kalktı gözümdeki perdeler. Hakikat, serildi önüme. Hakikatte, sen yoktun. Senin bir adında yokluktu. Aşkta, yokluk yoktu. Aşkın, var olmayanın var olma isteğinden öte değildi. Sen, gerçekten var olmadın hiç. Sen, şüpheli bir hayalettin. Sadece, altına girmeden önce bu toprak üzerinde bir süre tepindin. Her şeyi kaybetmek, gerçekten her şeyi kazanmak için bir başlangıçtı. Ancak senin kaybetmişliğin sonsuz kaybetmişliğe denkti. Noktayla başlayan o var olmayan varlığın, noktayla bitti. Sen bunu inkâr etsen de hiçbir zaman var olmadın, var olunması gereken yerde. Var olmayanların bilincine varınca, bilinçsizliğin bilincine vardım. Sen bilmenin bilinciyle ortaya çıkan bir bilinçsizliksin. Var olanı arıyorum artık var olması gereken yerde.Ey varlığıyla bana varlık katacak varlık. Yıllarca senin varlığına susamış halde var olmayanlarda varlık aradım. Her var olma isteyişimde var gibi görünenler, varlıktan farklı şeyler sundular bana. Kimi zaman ellerini, kimi zaman dudaklarını, kimi zaman gönüllerini var diye varlığıma sundular. Aldım gönlüme sunulanları var diye. Ancak, “ bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” sözünün hakikati göründü gönlüme. Onların varlığı, gönlüme darlıktı. Ey neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki farkı bilen gönlüm, bende kim ben olduysa onu bende gözet. Artık elleri, dudakları, gönülleri bırakıyorum. Burası sadece var olanların.

9
Nis

Aforizmalar

   Posted by: kule   in 2008, Misafir Kalem, Nisan, Nisan 2008

Mesuliyetin İdraki

Mesuliyet, zihinsel bir gayret sonucu vicdanda damıtılan bir meseledir ve her ferdin mesuliyet idraki, ait olduğu cemiyetin alem tasavvurunun şifrelerini taşır.

İnsanoğlunun hayatı anlamlandırma çabaları ve varoluşun idraki, hep mesuliyet havuzunu besleyen ırmaklar gibidir. Dengenin devam etmesi için çabanın sürekli olması gerekir. Yoksa bilinç, su akmayan göller gibi kurur.

Hürriyetin idraki

Hürriyetle mesuliyet, bir gerçeğin iki yüzü gibidir. Biri olmadan diğeri vücud bulamaz. Dağlardan ağır yükler yüklenen insan, evvelinde “elestü” bezminin konuğu olmuştur.

Bunu derken Varoluşçular gibi, sınırsız ve her türlü anlamlandırmaya açık bir hürriyetten bahsetmiyoruz. Ruhun kendini keşfine sebep olacak bir çile ve rahatsızlık döneminin ardından gerçekleştirilen büyük fethin adıdır, hürriyet.

Akıl

Hürriyet ve mes’uliyetin birlikte varolduğu platformun adıdır, akıl.

Mecnun

Mecnun Leylanın gözlerinde tevehhüm-ü ebediyeti keşfetmiş olsa gerektir. Aynanın ardındaki sır. Buna giden yolun bu denli dolaylı olması da insanoğlunun trajedisi. Trajediyi üretense zannedildiği gibi kader değil, akıldır.

Dramatik İnsan

Hayatının yarısında hayatın cahili olan insanın, geliştikçe ve öğrendikçe eskimesi ne ilginçtir. Yani hayatımızda tekamül ve inkırazın elele ve eş zamanlı yürümesi. Tüm bunların bu dünyaya göre verildiğini düşünen insan, ne kadar dramatiktir.

Endişe

Endişenin ipliğine inci mercan dizmek mümkünken, cam parçalarıyla uğraşmak ne acıdır. Sonsuzda yansıması olmayan şeylerin inci mercan olması ne kadar imkansızsa, Sonsuz eksenli yaşamıyanın, inci mercan bulması da o kadar imkansızdır.

Absürd

Ahiret olmadan dünya ve içindekilerin tek anlamı vardır; absürd. Absürd, anlamını kaybedendir.

Gönül

Ötelere seyahate çıkanlar yola hep gönülden çıkmış ve ırmaklar gibi buharlaşıp yine gönüle dökülmüşlerdir. Nasıl ki, genelde insan, özelde Hz. Muhammed (sav) varlığın “hem sebebi hem neticesidir”, gönül de bu kutsal yolculukta, “hem başlangıç hem de sondur.” Hatta yolculuğun tamamı da gönülde gerçekleşmiştir denilebilir. Gönül ki, Hakk’ ın (cc) nazargahıdır. Esma’nın yansıması gönülde olur. Gönlü keşfedemeyenler, salt akılla yola çıkanlar, Hakk’ın (cc) doğrudan ilhamlarını ıskaladıklarından, bir ömür didinip dururlar da, onların gönül ehline göre durumları, ateş böceğinin, Güneşe olan durumu gibi olur. Güneşin yokluğunda üretilen, aydınlatmaktan ziyade etrafın karanlığını gösteren bir çeşit ışık…

6
Nis

Kardeşlik

   Posted by: "Sefil"   in 2008, Misafir Kalem, Nisan, Nisan 2008

Kardeşlik, sadece dil ile söylemesi kolay olan, fakat derinlerinde büyük sırların saklandığı bir haslet.

Anlatması kolay, anlatanı çok, uygulayanı azdır kardeşliğin. Bugün Dünya üzerinde yaşananlarda bunun en büyük göstergesi. Zira uygulaması, anlatması kadar kolay olsaydı, şu an yaşanılası bir Dünya’da hayatımızı sürdürüyor olacaktık..

Kardeşliğin kutsallığını Kelamullah, “Kardeşsiniz” diyerek vurgulamıştır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahü aleyhi vessellem) de, “Kardeş Olun” diyerek, bu yüce hükmü bize tekrar etmiştir. Mevcut durumumuzu görerek, kardeşlik adına edilen yüce beyanları doğrulamak bize düşmez ama bir kere daha zaman, aradan gecen asırlara rağmen tüm Dünya’ya “Sadakte” diye haykırıyor…

Bu sırlı emirlerin ışığında yol alıp gidenlerin durumu ise bizlere hüsn-ü misal olmaktadır: Çıkarlar uğruna kardeşin kardeşi öldürdüğü belki bundan da daha kötüsü öz evlatların toprağa diri diri gömüldüğü bir devirden, kardeşlik adına her şeyini feda edebilecek seviyeye yükselenlerin destanı. Kardeşlik hesabına Dünya üzerinde yapılabilecek her türlü fedakârlıkları yapan Ensar ve Muhacirin’in destanı. Evinde kalan son bir tas çorbayı kendi ailesine değil de kardeşine yedirenlerin destanı. Evet, bunlar gerçek birer Kardeşlik Destanı’dır. Ama sadece kendi devrine ait yaşanmış bitmiş değillerdir. Onlar yaşadıkları ile nasıl kardeş olunması gerektiğini göstermişler ve hala göstermeye devam etmektedirler.

Aradan geçen asırlar, kardeşliğin sadece o devirde yaşanmadığını anlatan hadiselerle doludur. Ve bu hadiselerin birçoğunu kendi öz tarihimizde görmekteyiz. Adeta kafamızı çevirip arkamıza baksak bu hüsn-ü misallerden bir tanesi ile burun buruna geleceğiz. Bakışlarımızı biraz geriye çevirsek, sabah gelen müşterisi ile ilk siftahını yapan esnafın, komşusunun da siftah yapması için müşteriyi yan tarafa götürdüğünü göreceğiz. Gözlerimizi 20. asra yaklaştırsak Çanakkale’de omuz omuza kahramanlık mücadelesine giren Türk, Kürt, Laz, Çerkez askerleri seyredeceğiz. Ve yine Çanakkale’de Dünya kardeşliği adına yaralanan Anzak askerlerini sırtlayan Mehmetçiklerin haline şahit olacağız.

Bu kadar yakınımızda böyle güzel örnekler varken, bizler 21. asrın ilk senelerini kardeşlik adına buruk yaşıyoruz. Arada kalan zaman dilimlerinde aramızdaki sevgiyi bozmak isteyenlerin kazdığı çukurlardan çıkmaya uğraşıyoruz. Ve hasretle umumi kardeşliğin geleceği günleri bekliyoruz.

Bizler bekliyoruz ama bu konuda beklemeye tahammülü olmayan, durmayı kendilerine yediremeyen, kardeşlik müessesesini tekrardan ayağa kaldırmak için her türlü zorluklara göğüs geren bir gönüllüler ordusu var. O hasret türküleri yakılan kardeşlik günlerini bir an önce geri getirmeye çalışan fedakârlar topluluğu var.

Kurban Bayramı’nı evde ailemle beraber geçireyim demek yerine, fedakâr arkadaşlarıyla beraber ülkenin doğusuna gidip kurbanını, kurban kesemeyen kardeşleri ile beraber kesip paylaşanlar, geçen her dakikanın kıymetli olduğunu bilip vakit fevtetmeden kardeşlerinin ihtiyaçlarını sırtlayıp, kurbanda oluşturulan muhabbetin devamını isteyenlerin bulunduğu fedakârlar topluluğu.

Kardeşliğin ülkemize has bir özellik olmadığını kanıtlamak istercesine Dünya’nın dört bir yanına gidip, harcı sevgiden karılmış okullar kuran bu fedakârlar, tüm dünya insanlığının ortak paydada birleştirilebileceğini bizlere gösterdiler ve göstermekteler.

Bu gönüllüler ordusu, gönül penceremizden içeri adeta güneş misali sızıp, ümit tohumlarımızı yeşerttiler. Acaba diye şüphe ederek baktığımız olmazlarımızın olabileceğini gösterdiler. Ve şimdilerde dostların ittifakla söylediği, gelecekte tüm Dünya’nın bahsedip, tarih sayfalarının not edeceği bir destan yazıyorlar.

Gelecek adına yaşanılası bir Dünya temenni ediyorsak, şimdiden kardeşlik tohumlarını toprağa saçmamız gerekiyor. Nasıl ki şu an ki durumumuzdan dolayı bizden önce gelip, kardeşliğimizi bozan nesillerden hak iddia ediyorsak; emin olalım eğer üstümüze düşeni yapmazsak bizden sonra gelenlerde aynı hakkı bizden isteyeceklerdir.

Bu son satırlarda bir Sefil’in, sefil bir çağrısı olsun: O halde gelin yazılacak olan bu destanın bir sayfasında yer edinelim. Nefsimize ve şeytanımıza yenik düşmekten iradelerimizin hakkını vererek kurtulalım ve elimizden ne geliyorsa bu sevda uğruna sarfedelim. İsmimiz tarih sayfalarında geçmeyecek bile olsa, asıl kaydı tutan Zat’ın bizlerin ismini not edeceğini düşünerek bu davaya destek olalım.

5
Nis

Kad(e)r(ini) Bilmek

   Posted by: Harun Marmara   in 2008, Misafir Kalem, Nisan, Nisan 2008

Dunyadaki hayat sahipleri olarak nelere sahibiz acaba? Zamana, paraya, sagliga, iyi anne babalara, belki iyi eslere, guzel arkadaslara, temiz sicilli mazilere, gurur duyulacak bir tarihe, umutlarla dolu yarinlara, yasama sevincine, ozlemlere, hislere, dikkatli adimlara, saglam zeminli dusuncelere. Ornekler sonuna vasil olunamayacak kadar cogaltilabilir. Sahib oldugumuz halde farkinda olmadiklarimiz pek cok. Misal, bobreginin calismasinda bir sorun olmayan biri vucudunun o bolgesinde bobrek oldugunu bilmez. Cunku bobrek ona orada oldugunu henuz hatirlatmamistir. Simdilerde ne zaman birilerinin bebek beklediklerini ogrensem onlari anne baba olacaklari icin tebrik ederken hemen pesine bir bebegin dogdugunda sahip olmasi muhtemel o kadar hastalik varken bebegin saglikli dogmasinin mucize olacagini soylemek istiyorum. Lakin onlari endiselendirmekten ictinab ettigim icin bunu yapmiyorum.

Velhasil hersey yolundayken akla hucum eden onca sey olmasina ragmen, basimiz dara dusunce bunlarin hicbirinin akla gelmemesi sayan-i hayrettir. Sahip olduklarimizin pek azinin kiymetini onu kaybetmeden bilebiliyoruz. Mesela; evli olanlar icin kolay olsa gerek esini elestirmek, yargilamak, onu dusunce veya davranis kaliplarina sokmak, begenmemek, kusurlarini ortaya sacip dokmek kavgalar icin malzeme toplamak. Evli degilim ama bir seyi bilmek icin illaki tecrubeye gerek var mi? Misal ucurumdan atlarsan olecegini tecrube etmesen bile bilirsin. Yahut bicagi eline bastirdiginda kesecegine suphen var mi? Hasili sahip olduklarimizi dusununce, sahip olmak yetmez sahip cikmak gerek demek geliyor icimden. Insan zamana nasil sahip cikar, onu kendi hesabina nasil kullanirsin bunu bilemiyorum. Fakat bildigim bir sey var ki bunu mutlaka yapmali.

Eski zamanlarda ugurlarina can feda annelerimiz birinin fayda gordugu bir ilaci, bunyeye, yasa, agri veya acinin turune bakmadan baska bir bunyeye uygulamaya kalkarlardi. Sonra fayda goremeyince de ilaca kusur bulunur ve mesele umutsuzca kapatilirdi. Bu dahi bir cozum gayreti ama beyhude bir gayret. Merhum Tanpinar “Beyhude calisan cabuk yorulur” buyuruyor. Her ilac her bunyeye sifa olmaz. Eger fayda gorecegin bir fikir, bir ilac, bir deva veya bir cozum ariyorsan, sana hitab edeni yani sana ozel olani bulmalisin.
Dinlerin, dillerin, kulturlerin, mezhep, siyasi parti ve tarikatlarin farkliliklarinda bir hikmet olacabilecegeni dusunuyorum.

Surgundeki sairimiz Nazim Hikmet Ran bir siirinde
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine”
hitabiyla bize seslenirken. Belki kendi hayatinda basaramadigi seyi istiyor bizden.

Bir isyerinde, okulda, yolculukta veya ayni evde yasayan herkes bilir ki birlikte yasamak hayli zor bir meseledir. Hem birey olmanin, hem de bir butunun parcasi olmanin hakkini vereceksin, elestirirken belden asagi vurma kolayligina dusmeyecek, bireylerin fakliliklarini zenginlik olarak gorecek, farkliliklardan ziyade ortak noktalar uzerinde calisacak ve bunlari nazari itibara alacaksin, tahammulsuzluk batakligina dusmeyecek ve hatta bunun adi fedalarliksa birlikte yasamak icin turlu fedakarliklari goze alacaksin. Ve asla unutmayacaksin ki agac olmadan orman olamaz.

Bir zamanlar Allah rahmet eylesin Ecevit Basbakanken derdim ki kendi kendime “Yahu bu isler o kadar da zora benzemiyor belki ben de birgun bu yola girerim” deyip basliyordum saydirmaya. Ama simdi durum cok farkli. Cunku yurunen yollarin ne kadar uzun ve zahmetli oldugunu gordum. Gotdukten sonra da acikcasi gozum kesmiyor. Yapmanin ne kadar zor oldugunu gordukce o isi yapanlara karsi tavir almaktan geri duruyorum.

Bir isin nasil yapilacagini en iyi ogrendigim zamanlar koyde kahvehane mac seyrederkendi. Bir oyuncu musait durumda topu kaleye degil de daglara taslara yollayinca baslanirdi hemen tarif etmeye. Sunu soyle yapsana, ayaginin surasiyla vursana falan. Ayni topu kendilerine versen ne yapacagi belli oldugu halde konusmaktan geri kalmazlardi. Idareci konumundaki insanlarin calip cirptiklarindan sikayet edenlerin “ah o imkanlar bir de ben de olsa ben de su kadar asiririm” demeleri isin mantigini ortaya koyuyor sanirim. Onlara gore yanlis olan calmak degil, calanin kendisi degil de bir baskasi olmasi. Haricten gazel okumak isin kolay yani. Mesele kendi et ve kemigimize geldiginde isin rengi nasil da degisiveriyor degil mi? Simdi soralim kendimize hangisi daha gercek. Kitabin ortasindan konustugumuz hal mi? Yoksa hayatimizda tatbik ettigimiz hal mi?

Baskasi sana kizinca sinirlendigin halde sen baskasina sinirlenmekte bir beis gormuyor hatta bunun icin kendince makul bahneneler buluyorsun. Ilginc. Gercekten cok ilginc. Ogretmenlerin veya hocalarin evlatlarinin, onlarin nasihatlerinden nasipsiz olmasi. Isinde basarili yoneticilerinin iyi arkadas olamamalari veya evliklerinde, ailerinde sorunlar yasamalari tamamen kafayi sakata sokan meseleler. Demek ki ilactan sifa ummakta oldugu gibi burada da ayni cozum gecerli. Her hukum, her hareket ayni neticeyi vermiyor. Bir iste basarili olmak bizi tumden basarili kilmiyor. Tarihten gecmek iyi ama ya diger dersler ne olacak.

Hulasa etmek icin sununla bitirelim. Isin kolayina tevessul etmeden, hakkini vererek, bir takim fedakarliklari goze alacak ve birlikte yasamak icin gonullu olmaliyiz.

Gunler akil almaz bir hizla geciyor ve biz, artik pesinden kosmaktan yoruldugumuz bir isin pesini, avini aramaktan bitab dusmus bir avci misali birakiyoruz. Vazgecmenin pismanligina karisan aradigini bulamamanin acisi bizi gurumuza tutsak ediyor. Yorgunuz belki, bitkin, tukenmis, nadim1. Yeniden baslamak icin hicbir makul gerekce bulamiyoruz. Bir de tum bunlar iktifa etmezmis gibi baska agizlardan cikmasi muhtemel tanlar 2 kulaklarimizda cinliyor.

Durun. Bir de sunu dusunun. Hic kimse Allah degil, ve icinizden gecenleri anlamayacak, tipki sizin baskalarini anlayamadiginiz gibi. O halde neticeye odaklanalim, ve yeniden, simdiye kadar hep baskalarina soyledigimiz yalanlara bir yenisini ekleyerek kendimize yalan soyleyelim. “Hersey daha iyi olacak” diyelim. Fakat sunu kesinlikle bilelim ki bu yalani inanarak soylemeliyiz ve yeniden baslamaliyiz.

Tum bunlari niye mi yazdim? Tam emin olmasam bile birseyler dusunuyordum sanirim. Karisik seylerdi dusunduklerim. Bir yerden basladim ve bir de baktim ki buradayim. Ben dahi sasirdim aklimin bana oynadigi oyunlara.

Hani bilim adamlari toplanir ve derler ki “haydi Aids’e care arayalim. Su yollari izleyelim, su testleri yapalim, sunlari gozlemleyelim, su kadar sursun” falan. Surec yasanir ama bir de bakarlar ki Aids’e degil ama belki kansere care olabilecek birseyler bulmuslar. Demek istedigim ciktigimiz yolu biliyoruz, nereye varmak istedigimizi de biliyoruz, ama hicbirimiz attigimiz adimlarin bizi nereye goturecegini veya varacagimiz noktayi kestiremiyoruz. Iste bu sebeple herkes yani hepimiz sonumuz hakkinda ciddi sorularla yasamaliyiz.

Yeni bir kura basladim. Artik 3. kur ogrencisiyim. Yine cok sayida Koreliyle yasamak zorundayim. Bazi Kore’liler isi abartip diyorlar ki “Burasi Georgia Tech degil Kore Tech”. Bir sure daha buna tahammul etmem gerekecek. Bu sinifta benden baska bir Turk arkadas daha var. Hersey iyiye gidiyormus gibi gorunuyor. Is ariyorum, bulursam parasini paylasiriz artik. Turkiyemiz’de durum nedir bilmiyorum ama burada petrol fiyatlari surekli artiyor. Amerika’lilarin krizi su anda kapida yakinda evlerinde farkederler saniyorum. Soylenildigine gore burada hersey 5-10 yil oncesine kadar cok daha iyiymis ama simdi para kazanmak cok zormus. Ayni Turkiyemiz gibi degil mi?

Aptal Amerikali’larla konusamiyoruz diye biz de dil kursu ogrencileri arasinda bir konusma klubu kurduk. Artik her hafta baska bir arkadasla Ingilizce pratik yaptik, yapiyoruz ve insallah yapacagiz. Umuyoruz ki hepimiz asagi yukari ayni seviyede oldugumuz icin birbirimizi daha iyi anlayacak ve zamanla daha iyi Ingilizce konusabilecegiz.

Kitap okumayi severim. Ama burada hem Turkce kitap okumak istemiyorum cunku Ingilizce ogrenmeye gelmidim hem de okumak istesem de istedigim kitabi bulabilecegim bir yer yok. Ayni sikinti sinemeda da gecerli. Yeni cikan Turk filmleri var. Ozellikle gitmek istedigim filmler oldu. “120” ve “ULAK” ancak pek tabii ki gidemedim bu filmlere. Burada yeni cikan filmleri izlemek mumkun olmadigi icin mecburen internete siginiyoruz. Allah affetsin. (Gerci bu filmleri daha bulamadim birisi sevabina bana yollarsa pek bahtiyar olacagim. :)

Anladim ki zaman sadece bir gazete degilmis. Ve sadece gercekler degil hersey zamanla ortaya cikiyormus. Icimizdeki isyankar ruh hemen itiraza yeltenip hersey ortaya cikmiyor ki demesin sakin. Zira bu tamamen yanlis. Hersey ama hersey zamanla ortaya cikacak. Eger burada olmazsa yalanin adini bile ugramadigi bir diyarda olacak bu. Onun icin icimiz rahat olmali hazirlik yaparken, unuttugumuz hicbirsey olmamali. Son menzile vardigimizda “eyvah” dememeliyiz.

Artik iyice idrak ettim ki zamanla Ingilizcem daha iyi olacak. Bunun izahi cok zor ama bu inanc iste. Oyle inanıyorum. Inanclar sorgulanmaz genelde. Mesela bir Hindu’nun ineklerin kutsalligini veya bir Hristiyan’in Isa hem Allah’in oglu hem de 3 Allah’tan biri nasil olur diye sorguladigini sanmiyorum. Hakeza bizim de sorgulamadigimiz seyler var muhakkak. Dusunup bulmali onlari. Sakli hazineleri aciga cikarma isini ancak olumu goze alanlar basarabilir.

Bazi arkadaslarim bana ne zaman doneceksin diye sormaya basladilar. Cevabini buradan yetmis milyon’a ilan edeyim. Niyetim odur ki bu yilin sonuna kadar kalmak istiyorum. Eger yapabilirsem burada o vakte kadar kalmaya niyetliyim ama daha once beyana calistigimiz gibi nereye bu gidis bilmiyorum. Hakkimizda hayirlisi.

 

Muhabbetle sevgili dostlar…

Ben giderim adim kalir,

Sizler beni hatirlayin…

 

Sizlere evvel zaman icinde karadiklarimdan biriyle veda etmek arzusundayim.

 

Son bir adım kalmıştı
Leylam’a vasıl olmaya
Son bir Adım kalmıştı
Ve ben tükenmiştim…..

1: Nadim: Pisman olmus – 2: Tan: Kinama

16
Mar

Yaban(ci)lik

   Posted by: Harun Marmara   in 2008, Mart, Mart 2008, Misafir Kalem

Bir yere, bir fikre, bir aliskanliga yabanci olanlar hemen belli olur. Ozellikle bizim gibi zorunlu askerlik anlayisinin oldugu cografyalarda askerlikte ilk gunun nasil gectigi konunun tam ozetidir. Ama burada bahsedecegimiz yabancilik bundan biraz daha farkli bir zeminde duruyor. Zemini farkli cunku hitab ettigi kisim hayatimizda yeni bir yerde duruyor. Ben uc ay gibi bir zamandir Amerika’dayim. Geldigim gunden bu yana surekli yeni kurallar, kanunlar, surecler ve aliskanliklar ogrendim. Ilk zamanlarda cok garip gelen, hosuma gden veya gitmeyen herseyi dusunmekten kendimi alamiyordum, oysa simdi durum cokca degisti. Artik hersey siradanlasti. Artik garip birsey ogrensem soyle diyorum. “Simdiye kadar ki garip seylerden biri daha” veya “Eee burasi Amerika olacak o kadar.”. Yani artik hassasiyetimi kaybetmisim. Daha az sasiriyor ve daha az farkli yonleri yakalamaya calisiyorum. Biliyorum ki bir sure sonra bu dahi kaybolacak. Ve hersey siradanlasacak. Buna mani olabilirmiyim veya olmaya calismalimiyim diye soruyorum kendime. Evvel zaman icinde bir mecliste yeni musluman olan birinin bir sozunu soylediklerinde hayretler icinde kalmistim. O zat demis ki “yatsi namazi ile sabah namazinin arasi cok uzun diye cok uzuluyorum.” Yabancilik, belki de o kadar kotu birsey olmasa gerek diye dusunmeye basliyor insan. Bir de kendi hayatimiza bakalim. Hayatimiz siradanlastigi icin kim bilir ne kadar cok seyi gozden kaciriyoruz. Belki esimizde, belki isimizde, belki 24 saat belki de bir omurde, bakis hassiyetimizi kaybettigimiz icin kimbilir hangi hadiseleri veya gelismeleri iskaliyoruz. Belki cantamizdaki taslari oradan cikarip yeniden bakma ve tanimlaya, siniflandirmaya ihtiyacimiz vardir. Kimbilir neler bulacagiz orada. Belki kaybettigimizi sandigimiz yitik hazinemiz aslinda hala bizimle birliktedir.
Bu mevzuya bir bakis acisi daha katmakta fayda goruyorum. Siklikla kullandigimiz bazi ifadeler var. “Bunu Vatan icin yapiyorum”. “Milletime canim feda”. “Allah rizasi icin…..” gibi. Hatta belki bunlara Ataturk’un ne zaman ve nerede kimlere hitaben soyledigi belli olmayan “Mevzu bahis vatan ise, gerisi teferruattir.” sozu de ilave edilebilir. Malumunuz bu soz son zamanlarda siklikla kullanildi ve sanirim Cumhuriyet Bassavcisi’nin actigi kapatma davasi da bu mealde degerlendirilebilir. Mahiyeti veya nereye varacagi dusunulmeyen bu tip sozlerle insanlar darbe de yapar, adamda asar, cete de kurar, cihadda ilan eder, teroristte olur. Ama ciktiklari yolu onlarin nereye goturecegine kendileri karar veremez duruma gelirler. Baslamak veya baslatmak ellerinde iken korkarim durdurmak ve bitirmek elinden gelmez. Bunlar artik sirdanlastilar maalesef. Tabir-i digerle slogana donustu. Ama bu meseleye hem hassiyeti arttirmak hem de saglama yapmak icin bir de su acidan bakalim. Slogandan once sunu dusunelim. “Bu yaptigim isten Vatanimin menfaati ne?” “Ben bunu yapiyorum ama Milletin kazanci ne olacak bu isin neticesinde?” “Bu yaptigim isten Allah razi mi acaba”
Hasili; yasamak ve yasatmak varken niye olumun soguk yuzunu gosteriyoruz bir birimize.
Cenneti birlikte yasamak varken karsindakini cehenneme yollama hevesi niye?

1
Mar

Harun Celebi’nin Seyahatnamesinden

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Hatira, Mart, Mart 2008

Hayli zaman sonra yeniden Merhaba.
Araya bu kadar zaman giregini hesap edemiyordum dogrusu. Ama siklikla hatirladim, ozledim. Ve simdi Persembe gunu itibariyla bir kur’u bitirmis bulunuyorum ve insallah bu tatil suresinde bazi planlarim var. Ve bu planlardan biri dahi sudur. Insallah yeni bir web sayfasiyla ve onun icerigiyle ugrasacagim (iste karsinizda). Pek tabii Ingilizce calistiktan sonraki zamanlarda.

Daha evvelde bahsettim sanirim. Gerek okulda gerekse sinifta Uzakdogu’lu ozellikle Guney Koreli mevcudumuz hayli fazla. Sayilari bu kadar fazla olunca her turlusunu goruyor ve kiyas ediyorsun. Hem sayica hem de cesitce cok arkadasimiz oldu. Diyebilirim ki bizim bundan yillar yillar oncesinde o topraklardaki komunist tehlikeye karsi birlikte olusumuz kader planinda da benzerlikler tasiyor. Hazmi zor bir cumle oldu izaha calisayim. Simdi onlar da bizim gibi aileye ve arkadasliga onem veriyorlar. Yani onlar da hos sohbet, arkadas canlisi. Ama onlarda cok sigara iciyor, bir birlerine el (afedersiniz)(essek) sakasi yapiyor ve hatta onlarda bizimkiler gibi sokaga tukuruyor ve bagirarak konusuyorlar. Sanirim ortak noktalari anlamak icin daha fazla ornege ihtiyacimiz yok.

Daha once Turk Kultur Merkezinde ve Pakistanlilarin camiinde Cuma’ya gittigimden bahsetmistim. Bu zaman zarfinda daha cok okulda Cuma gunleri Musluman ogrencilerin Cuma namazi kilmalari icin ayrilan odada kildim. Imamimiz sanirim Suudi Arabsitan’li bir universite ogrencisiydi. Merdiven veya basamak olmadigi icin herhangi bir yukseltinin ustune cikmadan, sadece yerde ayaga kalkarak Ingilizce hutbe veriyor. Hatirlayabildigim ve pek tabii anlayabildigim kadariyla bir keresinde Efendimizin bir hadislerinden hareketle Kadinin imtihan unsuru olmasindan ama bunun kadinin ozellikleri yaninda erkeklerin zaaflarindan da kaynaklandigini soyledi. Yani uyari her iki tarafa da yapilmaktadir dedi. Bir digerinde ise her gun her seye zaman buldugumuzdan ama nedense Kur’an okumaya zaman bulamadigimizdan bahsetti. Hatta Bir tavsiyede bulundu ve dedi ki kendinize deyin ki hergun su saatler arasinda telefon, televizyon, internet yok. Sadece ama sadece Kur’an okuyacagim. Her gun on dakika bile ayirmis olsak haftada sayfalarca Kur’an okumus olacagimizdan bahsetti. Ve dedi ki bundan daha onemli bir isiniz yok bunu unutmayin.

Araba aldim. 93 Model, Otomatik vites 150.00 Mile yani 240.000 Km’de bir Honda Ciciv*. Turkiye’ye donen bir Turk’ten Aldim. Fiyati kac diye merak etmektesiniz diye dusundugum icin soyleyeyim. 2.500 Amerikan Dolari. Genelde sabah 10 gibi evden cikiyor 15 dakika kadar arabayla adi “MARTA” olan Metro istasyonuna gidiyor, arabayi oraya Ferrarilerin, X5′lerin, Mustanglarin yanina bedelsiz park ediyor. MARTA’dan okulun yakinindaki bir istasyonda iniyor, daha sonra ise okulun ucretsiz hizmet veren otobusune** binip, kursa yakin bir duraginda inip, 2 dakika kadar saat 11 gibi okulda oluyorum. 11:05 ten 12:55′e kadar 2 ders, akabinde 1 saat oglen arasi, ve saat 2:05 ten de 3:55′e kadar 2 ders daha gorup aksam 5 gibi eve donmus oluyorum.
Sonrasi malum evvela yemek, sonra sindirim, sonra tekrar yemek. :)

Artik buralar alismaya basladim diyebilirm aman dikkat sevmekten degil alismaktan bahsediyorum. Dil kursundaki bir Turk arkadas soyle diyordu. “Ne bu kardesim her yer agac biz inekmiyiz, biraz da bina gorsek olmaz mi” iste alismak bunun icin zor buralara. Evler, insanlar, mesafeler uzak olunca alismak da zor oluyor haliyle.

Bir hafta sonu okulun onderliginde bir geziye katildim.*** Ayni siniftan dort arkadas, toplamda 21 kisi katildi. Georgia Eyaletinin sinirlari icinde, icinde iki selale olan ve bir vadiden digerine iki kopruyle gecilen ve benim okula yaklasik 200 Km mesafe ve 2 saat uzaklikta olan bir kanyon’a gittik. Sanirim 10 km’den fazla yurumussuzdur. Ben askerde bile bu kadar yoruldugumu hatirlamiyorum. :) Yorgunlugu bir hafta gitmedi. Bu seyahat su acidan benim icin cok muhimdi. Cunku ilk kez sehir disinda Amerikalilar nasil yasiyor, Amerikan inek, koyunlari nasil diye gorecektim hatta gordum de. Gorecektim deyince sanki gormemisim gibi anlasiliyorda onun icin izah icap etti. Hatta Amerikan bakkali bile gordum. Onunde kocaman Coca-Cola dolabiyla. Bu arada Coca Colanin ve CNN’in merkezi Atlanta. Yol o kadar uzun olunca maceralarda o denli bol oldu. Ilk macera giderken yol kenarinda araba carpmis bir Ceylan gormek oldu. Evet dogru okudunuz Ceylan. Hani bizim sadece kitaplarda resimlerini gordugumuz, belki Dedemiz belki de onun Dedesince canli gorulmus ve pek tabii avlanmis olan hayvan. Bes araclik bir konvoyla seyahat ettik. Ikinci macerada o zaman gerceklesti. Bizim arabanin arkasindaki Korelinin arabasi kavsaktan kontrolsuz cikinca soldan gelen bir araca kapisindan surttu ve tabii polis cagirmak icap etti. Biz tabii kaza olunca once kafilede bizimle birlikte gelen gorevliyi cagirdik. Polis geldi ama bizim gorevli ne polisle ne de kaza yapan elemanlarla konusmuyor kendi havasinda. Bizde olsa hemen olaya mudahele eder, izah eder olayi cozmeye calisiriz. Ama bu adamda tik yok. Neyse bir farklilikta burada aciga cikmis oldu. Hersey bir tarafa eleman az ingilizce biliyor zaten yardimci olsana be adam. Bak sinirlendim tansiyonum cikti gene. Kendime hakim omaliyim. Orada bir sey dikatimi cekti. Bes araba bizim konvoyda var bir de kazaya karisan diger arac toplamda alti araba oldu ve altisi da Japon arabasiydi. 3 Honda (haanda), 2 Toyota (toyaada) ve bir de Nissan. Donerken ise donmemiz gereken yolu kacirdik falan derken bayagi macerali bir surec yasamis olduk.

Son bir havadis daha vereyim. Ehliyet aldim. Ama maalesef ikinci girisimde. Ilk denememde alamadim. Bana hemen gulmeye baslamayin lutfen cunku sorular Ingilizce. Hem ben 4. de alanlari biliyorum. Ben yine ikincide aldim. Ehliyet sistemi de bir garip yahu. Sorular 20 Kural, 20 isaretler olmak uzere toplam 40 soru, ve sorular 100 kusur soru icinden geliyor. Sinava bilgisayarda giriyorsun her bolumde 5′er yanlis yapma hakkin var. Sinavda dogru mu yanlis mi yaptigin hemen belli oluyor, ve hemen yan tarafta fotograf cektirip belgeni aliyorsun, tabii eger gecersen. Sinirli ve tam olmak uzere iki turlu ehliyet var. Bende ki su anda sinirli 4 Mart’ta direksiyon sinavina girip tam ehliyeti alacagim insallah. Sinirli ehliyet 10, Tam 20 dolar. Burada ehliyetler Turkiye’den biraz farkli sureli. Evladiyelik degil galiba en fazla 5 yil, benim ki buyuk ihtimal 1 yillik olacak.
Allaha emanet olun. Beni sevmekten sikilmayin sakin.

Anlatacak sey cok ama simdi istirahat etmem vakti (yerel saat: 03:50)

* Fotograflari mevcuttur: Gormek Istersen; Aşk ile tikla
** Fotograflari mevcuttur: Gormek Istersen; şevk ile tikla
*** Fotograflari mevcuttur: Gormek Istersen; Aşk ile bir dahi tikla

19
Oca

Atlanta Dedikleri Bir Genis Alan

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Hatira, Ocak, Ocak 2008

Yazilarin artik daha gec yayinlanmasi; artik daha az seyin yabancilik vermesinden ve biraz da artik kursun baslamasindan naci oldu. Sorry!!!
Daha Turkiye’deyken pesinen sahip oldugumuz bir bilgiydi Turkler’in burada benzinliklerde pompaci olarak calistigi ama maalesef bu bilgi gercek degilmis. En azindan bu sehirde. Evet benzinlikler var ama pompaci yok. Benzinliklerde sistem soyle:
Once kredi veya bankamatik kartini takarak almak istedigin benzinin miktarini giriyorsun (30 dolarlik gibi) sistem paraya onay verince pompayi yerinden alip depoya koyuyorsun ve dolmaya basliyor. 30 dolarlik benzini alinca pompayi alip yerine koyuyor ve yoluna devam ediyorsun. Ayni mantik marketlerde de kendini gosteriyor. Bazi kasalarda kasiyer yok. Kendin urunleri okutup, kartinla parani odeyip evine gidiyorsun. Yine benzer bir surec fast food restoranlarinda da var (Lokantalarda degil). Urunu self servis le aliyor ve sonra kendi copunu kendin atiyorsun. Tum bunlarin tek bir sebebi var. Daha az personel calistirip maliyetleri olabildigince dusurmek. Hep merak edilir orada ben kac para diye soyleyeyim benzinin 1 Galon’u (3,7854 litresi) 3 Dolar, neredeyse Turkiye’nin dortte biri. Ve gariptir dizel daha pahali hatta en pahali yakit, ve tabii ki burada LPG yok…
Benzini galonla sattiklari gibi diger olculeri de farkli

1 LBS : 0.45359237 Kg
1 OZ : 29.5735297 ml
1 inc : 2.54 cm
1 Mil : 1.609344 Km

Her seyleri farkli ama insan her yerde insan. Herkes sevgiden ve nefretten anliyor. Sevgi dile insanligin ortak dili. Sevgiyle uzatilan eller pek geri cevrilmiyor…
Turk urunlerinin satildigi marketler ve hatta lahmacun, ayran, manti, kuzu cevirme, baklava yapip satan adi Italyan kendi Turk pizzacisi bile var. Madem Turk o halde Turk adi koysa daha iyi olmaz mi diye dusunmemek gerek. Cunku Amerika’da tartismasiz en cok tuketilen ve sikilmadan surekli yenilen sey pizza. Ve bir de keske Pizzalarida bizdekiler kadar lezzetli olsa ama nerde onun dahi tadi bir acaip. Kursta farkli milletlerin mensubu ogrenciler var. 9 Guney Koreli, 3 Turk, 1 Japon, 1 Tayvanli, 1 Taylandli, 1 Gineli, 1 Nijer’li olmak olmak uzere toplam 17 ogrenci var. 4 farkli ders icin 3 farkli bayan hocamiz var.
Gecen yazida Kultur Merkezinde namaz kildigimizdan bashsetmistim. Bu hafta ise Pakistan’li Muslumanlarin cogunlugunu teskil ettigi camiye gittim. Imam vaazi Ingilizce, hutbeyi ise Arapca okudu. Cuma namazi bizde ki gibi ogle vakti girer girmez degil saat 14:00 de kilindi. Ve sadece 2 rekat farz olarak. Sonrasinda 16 rekata tamamlama olmadi. Sonradan ogrendim ki bu durum normalmis yani burada bu mezhebe sahip insanlar ogle namazini once kiliyor sonrasinda sadece 2 rekat cuma namazinin farzini kiliyorlarmis.
Ekte kaldigim evin bazi fotograflarini veriyorum. Umarim begenirsiniz…
En iyi dileklerimle sizi kalbinizin sahibine emanet ediyorum….

8
Oca

Atlanta’ya Devam

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Hatira, Ocak, Ocak 2008

Burada Turkler bolca bulunuyor desem ne dogru ne de yalan soylemis olurum. Dogru kismi soyle; Amerikanin geneline gore Turk sayisinin toplam nufusa orani hayli fazla. Turkler burada da Turkiye’deki islere benzer isler yapiyorlar. Araba tamirciligi, marketcilik, ogretmenlik ve tabii ogrencilik. Amerika’da Turk sayisi ozellikle New Jersey eyaletinde fazlaymis.

Buradaki acaipliklerden bahsedeyim biraz sizlere.

1. Eger polis durdurursa sakin arabadan cikmayin. Ellerinizi direksiyonun uzerinde tutarak bekleyin, polis gelince cami acip konusun.
2. Asla hiz yapmayin! Cezasi 200 $ dan basliyor ve hizinizi olcen radarin yerini onceden bilme imkaniniz yok. Yani iyi kamufle oluyorlar ama gariptir radarin yerini soyleyen cihaz kullanmak serbest…
3. Amerikada herhangi biriyle ozellikle bir zenciyle konusuyorsaniz ne soyleyebilecegine dair hazirlikli olsaniz iyi olur zira konustuklarindan hicbir sey anlamamaniz kuvvetle muhtemel.
4. Insanlar genelde evlerini, arbalarini kilitlemiyorlar. Gece kapi acik(kilitsiz) uyuyor, evlerinin onundeki arabalarini kilitlemeden birakiyorlar.
5. Eger sizi sokakta bir kopek kovalarsa sakin kacmayin birakin kopek sizi isirsin. :) Zira kopegin sahibinden alacaginiz tazminat Bes bin, On bin dolar civarinda. Bu para sizi abad edebilir.
6. Insanlar burada ozellikle trafikte gayet sakin hic aceleleri yokmus gibi hareket ediyorlar. Rahat, yayalara yol veren (burada yayalar karsidan karsiya gecerken saga sola bakmiyorlar cunku yayalarin onceligi var), kirmizida gecmeyen, siz bir soru sordugunuzda size ictenlikle cevap veren ama size soru sormayan, hayatlarinda hep mesafeye onem veren insanlar. Samimi olmak icin hic acele etmiyorlar. Evleri diger evlere nasil uzak ve mesafeliyse kendileri de diger insanlara karsi oyle. Ve benzeri bircok gariplikler var.
Ama biz kendimize bakalim boylesi daha iyi degil mi?
Araba alma cabalarinda secenek bollugunda bogulduktan, kitalar arasi seyahatlerde maruz kalinan Jetlag’a, az biraz yollara, insanlara, kurallara alistiktan sonra Cuma gunu geldi. Ve Amerikada ilk Cuma namazini kilmak icin ev arkadaslarimla birlikte Istanbul Kultur Merkezine gittik. Ve en unutulmaz Cuma Namazini orada kildim. (Allah kabul etsin. amin!) 100 metrekarelik bir alanda cogunlugu ogrencilerden olusan 80-90 belki 100 kisilik bir grupla birlikte kildik namazi. Grupta Ahiska Turklerinden de katilanlar vardi. Burada Cumalar hakikaten bayram gibi geciyor. Cunku ezansiz bu topraklarda hem ezan duyuyor hem de cogunu sadece o gun gorebilecegin Turklerle buluyorsun. Ve uzaklarda da olsan, orasi o ana mahsus vatanin oluveriyor.
Atlanta’da 30 kadar Cami varmis. Amerikanin genelinde oldugu gibi burada da Musluman denilince Hindistanli ve Pakistanlilar anlasiliyor. Namazi kildiran Hocamiz bu yil hacca gitmis bir Turktu. Bize Hacdaki havayi ve karsilastiklarini cok icli bir dille anlatti. Meseleyi Efendimiz (s.a.v.) zamaninda yaban diyarlara hicret eden insanlara ve sahabe-i kiram efendilerimizden baslayarak, Osmanliya ugrayarak, gunumuze kadar getirip Turk milletinin Efendisine olan sevgisin tezahurlerini izah etti. Iste bu, bu yaban hayatini anlamli kilmaya namzet bir seydi ve buna degerdi…

En derin sevgi ve selamlarimla… +1 404 422 1299
Atlanta, Georgia, USA…

5
Oca

Reha Muhtar Atlanta’dan Bildiriyor

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Hatira, Ocak, Ocak 2008

 

Image Hosted by ImageShack.us

Aralik ayinin son iki gununden bu zamana yasadigim gunlerde Amerika Birlesik Devletlerinin Atlanta kentinde hayli gariplikler yasadim. Trafik kurallari, yol sokak dizaynlari ve sehrin bu denli daginik olmasi hayli garibime gitti. Atlanta icin galiba sunu soyleyebilirim burasi alisveris merkezi ve banka bollogu yasanan biryer. Yerel bankalar ve bunlarin subeleri cok fazla. Diger bir meselede telefon konusmalarinda gecerli Turkiyedeki Hazirkart mantigiyla hazirlanmis kartlarda hem arayandan hem de aranandan para gidiyor. Yani bende kontor yok sen beni ara, veya odemeli arama burada maalesef gecerli degil. Konusmanin dakikasi on cent yani 12 kurus falan hem de operatorler arasi farkli degil ev, is, baska oparator ayrimi yapmadan hepsi ayni fiyat. Diger bir mesele de bankalarla ilgili; bankalar hesap acan herkese cek karnesi veriyor ve odemelerde banka kartiyla birlikte cekte kullanilabiliyor. Marketlerin en buyuklerinden olan WallMart’i Turkiye’deki Carrefourlara benzetmek mumkun.
Burada pek tabii olarak helal gidalar aramak istiyorsun ve bunun icin binbir dikkatle alisveris yapiyorsun. Hazir gidalarin uzerinde (cips, biskuvi, cikolata v.b.) daire icinde U veya K harflerinin bulunmasi hayvansal yag bulunmadigini ve Muslumanlarin tuketebilecegini soyluyor. Amerika’ya gelen hemen herkesin yapacagi ilk is bir bilgisayar almak oluyor genelde (nerden biliyorsun diye sormayin, tabii kendimden) burada bilgisayar fiyatlari Turkiye’ye gore ucuz olsa da yan malzemeleri (canta, fare, kamera, kulaklik) daha pahali. Ilk, iste Amerikalilar bunlar denilebilecek tecrubemi bilgisayar almak icin gittigim magazada yasadim. Ben parayi saydim verdim ama elaman parayi bir saydi, iki saydi, uc saydi sonra baska birini cagirip tekrar saydirdi ve ancak oyle alisveris yapabildim.
Turkiyemizdeki At, Avrat, Silah sozu burada hukmunu biraz yitirmise benziyor. Burada makbul olan Araba, Araba, Araba. Markete ekmek almaya, yemek yemege, kontor almaya, arkadas ziyaretine gitmeyi diledigin vakit araban yok ise oturup aglamanin bir faydasi olmuyor imis. Cunku toplu tasima hayli sorun. Bazi hatlarda otobus calissa da saatte bir geldigi yetmiyormus gibi sadece adi MARTA olan metro hattina kadar gidiyor ve oradan metroya binmen gerekiyor ve sonra yine otobus tabii o saatte varsa. Arabalar ucuz ve bol ama tamiri ve parcalari hayli pahali. yani 2000 $’lik bir arabanin tamiri 2500$ olabiliyor. Diyelim ki kaza yaptin arabayi oldugu yerde birak git yenisini al daha mantikli.

Kaldigim eve gelince. Evim bir bahce icinde onde 7 arkadaysa belki 30 dallarinda sincaplar oynasan agacimiz var. Bizim muhitte evler genelde bahce icinde. Ev kiramiz 1700$.
Evi Gormek icin http://maps.google.com/ adresinde “5336 N Peachtree Rd, Atlanta, GA 30338″ yazmaniz yeterli
Benden simdilik bu kadar devami pazar gunune insallah…
Selametle…

1
Oca

Istanbul, New York, Atlanta

   Posted by: Harun   in 2008, Amerika, Atlanta, Hatira, Ocak, Ocak 2008

3o Aralik Pazar Gunu Istanbul, Karadeniz, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Slovakya, Manchester (Ingiltere), Glasgow (Iskocya), Belfast (Irlanda), Okyanus, Nuuk (Danimarka), Kanada, Boston Uzerinden New York`a vasil olduk. Yolculuk boyunca
(11:30 Saat) hic gunes batmadi. Her daim aydinlik ve her daim uykusuz bir yolculuk yasadim.
Yol boyunca Musluman yemegi yedim, ilk kez Sutlu cay ictim, ispanak yemekle karsi karsiya kaldim, Hintli bir Musluman olan Javaad`la muhabbet ettim, takildigim yerlerde yanimda oturan Turk`e sorular sordum, Bon Jovi`nin “Lost Highway” sarkisini ilk kez dinledim, Rowan Atkinson’in oynadigi ‘Mr. Bean in Holiday’ filmini izledim, ve uyumaya calistim ama heyhat buna pek az vakit mustesna muvaffak olamadim.
Yol boyunca bazi bilgiler aldim.

Istanbul-New York : 8222 Kilometre
Azami Yukseklik : 10320 Metre
Azami Hiz : 813 KM/saat
Asgari Sicaklik : -35 C Derece
Karsi Ruzgar : 348 KM/saat

Ve derken Aksam’a yakin vakitte New York’a indik. Once kostura kostura Pasaport kontrolune oradan hemen arkada bulunan valiz bekleme bolumune akabinde Gumruk’e gittim. Ve sonrasinda valizlerimi tekrar havayolu sirketine verdim. Ve Atlanta’ya aktarma yapacagim ucaga dogru yola koyuldum.. ama fakat lakin o zamana kadar muvaffak olmadigim uyku gelip beni buldu ve gozlerimden uyku akan bir vaziyette Atlanta ucagina bindim. ve kendime daha fazla mani olmayip niyet ettim kendim icin uyumaya deyip uyudum ve uyandigimda ucak yere inis yapiyordu. Ve onumdeki monitorde New York ile Atlantanin Arasinin 1340 Km oldugu yaziyordu. Ucaktan indigimde Saat Turkiye’ye gore 05:00′ti. Valizlerimi almak icin beklerken beni almaya gelen abiler beni buldular ve yarim saat kadar arbayla yol aldiktan sonra kalacagim eve getirdiler.
Ev maceralarimin devami yarina insallah…
Hoscakalin, Hos kalin, Allaha Emanet olun…

10
Eki

Şu gelen bahar mıdır?

   Posted by: Harun Marmara   in 2007, Ekim, Ekim 2007, Misafir Kalem

Peşinden sağanak yağmurlar mı yoksa kanımızı donduran ayazlar mı gelir?
Bir yürek yangınından arda kalan neden sadece birkaç damla değer(!)siz gözyaşı olur?
Ve neden attığımız her adım bizi bizden daha da uzaklaştırır?
Yalnızlık bir kader midir?
Yoksa bir seçim mi?
Gidenin peşinden gidememek ve bakide kalmaya rıza göstermek korkaklık mı?
Yoksa teslimiyet mi?
Peki ya. Aşkın üzerimizdeki hakkı?
Nasıl ki Ana-Baba’nın, vatan ve milletin üzerimizde hakkı varsa Aşk’ında üzerimizde hakkı yok mu?
Cevapsız soruları hiç sormamak mı daha akıllıca yoksa hiç olmazsa sormak mı?
Kelimelerin kifayet etmediği bir hal ve keyfiyeti yaşarken derdine muttali olmaya layık olmayana derdini izah etmemek bir ketumluk mu?
Yoksa isabet mi?
İnsan nasıl ki konuştuğu kadar bilmiyorsa aynen öyle de dert sahibi de anlattığı yahut hissettiği kadar çile çekmiyor. Bir yaşayıp on bir anlatmıyor mu?
Leyla’yı Leyla yapan aslında Mecnun değil mi?
Eğer Mecnun Mecnun’luğunu yapmasa daha doğrusu Kays Mecnun’a dönüşmeseydi Leyla bildiğimiz aşina olduğumuz Leyla olabilir miydi?
Yalnızlık içtimai, ailevi, idari problemlere hiç de iyi gelmediği halde insan niye yalnızlığa sığınıyor?
Neden Âşıklar maşuklarına vasıl olmayınca meşhur oluyorlar? Vuslatın neyi kötü ki?
Peki ya yalnız kalmak tercihimize bağlı değil de, bir biçarelik hali ise? Yani seçme şansımız yok idiyse?
Zaman geriye dönmediği halde insan neden maziyi özler?
Giden sevgililer dönmeyeceklerse neden yolları beklenir?
Gidenin cesareti varda onun için mi gider yoksa bu bir yaradılış mıdır?
Hani insanların kimi avcı, kimisi evci olurmuş ya bu öyle bir seçim mi? Yani nasip mi?
“Gidene kal, kalana git demem” kelamı bir mertlik kıstası olabilir mi?
Giden nasibini armaya mı gider yoksa kalan nasibini mi bekler?
Eğer hayır ve şer belli olsaydı dünyanın mevcut düzeni değişir miydi?
Yani kabuller, redler, kıyaslar, emirler, tanımlar, sınırlar, haklar ve batıllar v.s. v.s. v.s.
Özlemek veya müştak olmak neden insanı neden zinde tutar?
Doğruluk yahut yanlışlığına inandığımız bir işi, fiili, eylemi yapmaktan bizi alıkoyan nedir?
Korkular mı? Konfor düşkünlüğü mü? Yarın yaparım düşüncesi mi? Henüz erken mi? El alem ne der mi? İdrak eksikliği mi? Cesaret eksikliği? Pişmanlığın ağır faturası? İradi zayıflık? Alışkanlıklara esaret? Yeni bir benin acabaları?
Hayat ve anlamı ve amacı ve sonu ve yeni başlangıçları, giriş gelişme sonuç kompozisyonlarının zorluğuyla birlikte ele alındığında niçin hep üstümüze üstümüze gelip bizi yutacak kadar büyük anaforlar haline gelirken ne kadar kaçarsak kaçalım ona maruz kalıyoruz???????
9
Haz

Radikal Olmanin Dayanilmaz Hafifligi

   Posted by: Harun Marmara   in 2007, Haziran, Haziran 2007, Misafir Kalem

Yaşadığımız coğrafya ve iklim şartları, jeopolitik konum ve yarına dair kaygılarımız, muasır medeniyet seviyesi ve var oluştan bugüne süre gelen tecrübelerimiz, inanç ve özgürlük arasındaki sıkı bağ bizim hayat karşısındaki duruşumuzu derinden etkiliyor. Bu duruş sıklıkla müracaat ettiğimiz üzere fikirlerimizle bezeniyor. Ve fikirlerimizle sağlamlık veya esneklik kazanıyor.
Yazar henüz Türkiye dışına çıkamadığı ve yabancı dil bilmediği için diğer milletlerin tecrübe ve alışkanlıklarını irdeleme fırsatı bulamamıştır. Bundan dolayı yalnızca güzel ülkemi bağlayan ifadelerim olacak. Evrensel bağlayıcılığı olan ifadeler umuyorum ki daha geniş görüş sahibi iyi kalemler tarafından kaleme alınacaktır.
Hemen her gün ve hemen her yerde cereyan eden hadiselerden hemen herkes farklı şeyler anlayıp farklı karara varıyor. Bu nokta çok mühim çünkü yolların ayrıldığı keskin dönemeç tam olarak işte burası. Ölçü nedir, nerede bulunur veya nereden dağıtılır bilemiyoruz. Ancak şu kadar var ki her kesimden, (din, dil, ırk ve inanç ayrımı olmaksızın) insanın değer yargılarını oluştururken ölçüye ihtiyacı var.
Eğer inandığın değerler bütününden asla zerre miktar şüphe etmiyor, sadece sana benzeyenlerle birlikte olup, kendin çalıp kendin oynuyor, genellemeler yapıyor, kesin hükümlerde bulunuyor ve asla eleştiriye tahammül edemediğinden diğer(ler)ini büyük bir yanlışlık içinde görüp on(lar)a acıyla birlikte tiksintiyle bakıyorsan tebrikler. Sen bir dava adamı olmuşsun demektir. Ve asla bu yoldan sapman, kopman, bozulman, yanlış yapman mümkün değildir. Sen idealindeki cennete, ütopyaya veya artık sen ona her ne ad koymuşsan ona doğru adım adım yol alıyorsun.
Öğrendiğimizde daha ilkokul sıralarındaydık yanılmıyorsam yontma taş, cilalı taş, tunç, demir, bakır çağlarını. Sonra orta çağ skolâstik düşünce, sonra İstanbul’un fethi, Fransız ihtilali falan derken şimdiye geldik. Şimdiye ne ad koyacağız peki. Nasıl tanımlayacağız onu. Bilgisayar çağı nasıl? Veya uzay çağı? Ya da bilgi çağı? Belki de (soğuk – sıcak) savaş çağı. İsmi her ne olursa olsun ahir zaman olduğu muhakkak. İşte bu ahir zamanda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz. Ve fikir oluştuktan sonra artık her bilgi, eylem, söz, şiir, şarkı ona güç veriyor. Artık her düşünce, fiil ve gelişme fikrin temelini sağlamlaştırıyor. Bunu yaparken de tahammülsüzlük giderek artıp, avuçlarından başlayarak tüm vücuduna yayılan bir karıncalanma oluyor. Sinirin boşalacak bahane arıyor ve herkese dost veya düşman nefretle söylenen tehditkâr ifadeler yüzünden ortam geriliyor. Kendi sesin o kadar çok ve gür çıkıyor ki başkasını duymaya fırsat bulamıyorsun.
Hâlbuki öyle olmamalı. Tıptaki bulgulardan biraz istifade edelim. Doktorlar demiyorlar mı ki: hep aynı gıdaları almak vücutta zafiyete yol açar. Peki, o zaman aynı fikirleri okumak, hep kendini dinlemek, hep kendi sesine hayran olmak zafiyete yol açmaz mı?
Radikallik deyince hemen akla “radikal dincilik” geliyor. Yalnız sanıldığı gibi radikallik yalnızca dini konulardan tahammülsüz olanlara has değildir. Kendi düşüncesini kusursuz görüp farklı görüşlere tahammül edemeyen ve onlara şöyle bir tepeden bakıp “bu çağda bu kafa” veya “aklı bu kadar eriyor, kapasite meselesi” v.b. iç konuşmalar yapanlar radikaldir. Bazen bir siyasi görüş, bazen sistem kaygısı, bazen özgürlük korkusu, bazense bunlardan tamamen bağımsız olarak makamını veya emir komuta zincirindeki gücünü kaybetme korkusu oluyor insanları radikalleştiren. Bazılarımızda ise radikallik adet haline gelmiştir. Her şeye muhalefet eden hiçbir şeyden haz ve lezzet alamayan ve hiçbir fikri, eylemi beğenmeyip sürekli bir suçlu arayanlardır bunlar. Sayıları azımsanmayacak kadar çoktur. Peki, kendimize şunu soralım. Taraf olmak neyin kabulü demek oluyor? Ben bu taraftayım veya ben şunlardanım, ben buncuyum gibi tanımların mahiyeti nedir? Sorumluluğu nedir? Tanpınar Huzur’1da “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol” diyor. Taraf olmak düşünce sisteminin geçmişine aidiyet mi demek yoksa gelecekte olacak olaylara dair de bir kabul mü var.
Her hangi bir taraftayken radikal olmanın faydaları:
1.Asla tereddüt yaşamazsın.
2.Kafa konforun bozulmaz.
3.Şüphe etmene gerek yoktur.
4.Geceleri rahat uyursun.
5.Vicdan azabı duymazsın.
6.Yarın acaba pişman olur muyum korkusuna kapılmazsın.
7.Kendinden emin olursun.
8.Her şeyi bilirsin ve herkese her şeyi anlatabilirsin..
9.Tartışmaya girmekten korkmazsın.
10.Empatiye asla müracaat etmezsin.
11.Anlamaya çalışmadığın için yorulmaz ve başını ellerinin arasına almazsın.
12.Saçlarınla daha uzun süre baş başa kalabilirsin.
13.Sana sorulan soruların cevabını ezbere bilirsin.
14.Herkesi tanır ve anlarsın.
15.Karşındakinin esas niyetini hemen çözersin. v.b.

Belki örnekler çoğaltılabilir. Ancak maksat hâsıl oldu diye düşünüyorum.
Özetle. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimiyle başlayan ve e-muhtırayla süren akabinde on iki nisan da Org. Yaşar Büyükanıt’ın Kuzey Irak beyanatı. Ali Sami Yen’de cereyan eden hadiseler. Güven Akkuş olayı ve Demokrat Parti başarısı (!) Bilderberg, Baykal – Erdoğan mücadelesi, okulda namaz falan derken hadiseler hep arka arkaya geldi. Ve bu süreç tahammülsüz ve sabırsız olanları hızla radikalleştirdi. Peki, bu radikalcilik oyunundan fayda gören veya bunu besleyen kimler derseniz. Bence AKP ve CHP. Çünkü son kamuoyu araştırmalarında göründüğü üzere her iki partinin de oyları artış gösterdi. Her iki meclis partisi (!) (merkez partisi değil meclis partisi) de oy arttırdı. Çünkü tabanlarını sevindiren ve karşı tarafı deliye döndüren iyi mesajlar verdiler. Ve başarıyla insanları radikalleştirdiler. Kısa vadede galiba kazandılar. Çünkü oy istiyorlar. Ancak uzun vadede bu adımlar ülkeyi nereye götürür bunu ön görmek fazla zor değil. Yakın tarihin acı dolu günleri on iki eylül süreci ve dökülen kardeşkanı hatırlanmalı. Radikallikle kendi kutbuna çekilen insanlarsa düşman olarak gördüğü ve “nasıl böyle düşünürler” dediği insanlara doğruyu göstermek üzere diş bilemeye başladılar.
Tüm hesapların görüleceği o zor gün gelmeden kendimize çeki düzen versek her halde en doğru işi yapmış oluruz.
Tüm kaarilerime doğurgan iç huzursuzlukları dilerim.

9
May

Nerdesin

   Posted by: Harun Marmara   in 2007, Mayis, Mayis 2007, Misafir Kalem

Allah(c.c.) Âdem Aleyhiselam’ı ve Havva anamızı yarattı. Ve işledikleri bir meş’um fiil sebebiyle onları dünyaya, ayrı ayrı beldelere gönderdi ve ayrılık adına ilk tecrübe böylece başlamış oldu. Ayrılık Âdem için hem cennet’ten hem Havva’dan, hem de Cemalullah’tan ayrılıktı. Ve ihtimal ki Âdem’in ilk imtihanı ayrılıkla oldu.
Evet; aradan belki bin, belki binler, belki de milyonlarca yıl geçti. Gaybı ancak Allah bilebilir. Ancak bizim de bildiğimiz şudur ki. Ayrılık serencamı hiç durmadı. Ara vermedi. Her faninin başında, hep bir devrin veya dönemin baş aktörü olarak karşımıza çıktı.
Tarih sahasında savaşlar, kanla çizilen sınırlar ve bu sınırların ardında uzakta kalan sevgililer, oğullar, analar, canlar ve cananlar hep var ola geldi. Hatta her bağımsızlık veya her başarı(!) ayrılığa göğüs geren veya en azından göze alan insanların omuzlarında yükseldi. Hani bir sözde denildiği gibi “o da şehit olmak istiyordu. Ama bilmiyordu ki şehit olabilmek için önce gaziliğe göze almak gerekiyordu.”
Tarih bu kadar uzun olur da bu uzun tarihin tozlu yapraklarında meşhur ayrılıklar olmaz mı? Elbette olur ve var. ilk anda akla gelenler: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, az daha unutuyorduk Mevzuya serlevha yaptığımız Âdem ile Havva. Ayrılık illaki her ikisi de hayatta olduğu halde kavuşamama halinde mi olur. Tabii ki hayır. Zaman geçer, dünya döner ama sen müştak olduğuna vasıl olamazsan işte o zaman ayrılıktan nasibin vardır denir. Bu şekilde hiç azalmayan ve dinmeyen özlemler de vardır. Bana en başta gelen örnek efendiler efendisinin Hazreti Hatice validemizden ayrılığı gelir.
O ne büyük hasrettir ki yıllar sonra bile onun arkadaşlarından birine hürmet ettiğini gören Hazreti Aişe bu ihtimamın nedenini sorunca “o Hatice’nin arkadaşıydı” buyurmuş ve ona olan özlem ve sevgisini zamana meydan okurcasına ortaya koymuştur. Sade bu mu elbet değil ya Hazreti Yakub’un yıllar süren Yusuf ayrılığı. Bu mevzuda Nazan Bekiroğlu ne güzel der: “çalınan da Yakub’undu çalanda Yakub’undu”. Sonra yine âlemin efendisinin Kâbe’den ayrılığı. Bunlar mukaddes ayrılıklar. Aynı kategoriye girmese de yine ayrılıklardan olanlar var: Misal Napolyon’un paradan ayrılığı veya Darwin’in ataları olan maymunlardan ayrılığı.J
Yok, hayır ben bunu demeyecektim. Evet, tamam hatırladım. Ayrılık kime zor ki. Gidene mi, yoksa bakide kalan bekleyene mi? Veya ben hangisindenim. Hangisi bana daha zor geliyor. Ben giden miyim, bekleyen mi? Ben terk eden miyim, terk edilen mi? Ben gitmekten yana mıyım, kalmaktan yana mı? Ve en müşkül sual belki de şu gitmek mi zor kalmak mı? Bir ayrılık mukadderken bile bu her zaman bir tercihten daha fazlası. Giden daha mı kararlı kalan daha mı pısırık veya daha mı korkak. Elbette değil. Ama sadece bir tercih ve seçim. Eğer gitmek tabiatına daha münasipse gider, kalmak daha sana göreyse kalırsın. Neden veya nasıl yaptığından belki daha çok ayrılığın devamında ve ayrılık müddetinde neler yaptığını şöyle bir düşün. Özledin içine attın, hiç olmamış gibi yaptın olmadı, yaşamaya çalıştın başaramadın, yok saymayı denedin çuvalladın, bunu bile bile yeni günleri intizar ettin beklediğin günler gelmedi, beklentiye girmeyeyim dedin tosladın. Her şarkı ondan bir iz taşıdı, rüyaların hep ona çıktı, sokaklar, caddeler, bulvarlar, evler, gökdelenler dar ve karanlıktı. Bilmediğin meçhullere yol aldın kayboldun ve o an yine ondan başkasını düşünemedin yalan mı onu hala sevdin ve onu özledin ve onu bekledin, hadi itiraf et zordur bilirim en azından haykırmasan bile en azından fısılda. NERDESİN?
Sevmek ayıp veya günah değil. Acizlik hiç değil. Özlemek, istemek, sevmek, muhtaç olmak, ona ittiba etmek utanılacak işler değil. Hem “aşk en büyük yalnızlık” olacak hem de ayrılık olmayacak yok öyle yağma. Aşkın bir diğer adı belki de bu; ayrılık. Hatta ayrılığın aşkı büyüttüğünü dahi iddia eden ve buna evet diyenler bile var. Karar senin ey aziz kaari.
Fakat sana bir sır vereyim. Ben hâlâ gittim mi yoksa bu kaderimi mi yaşıyorum. Yani terkedip gittiğimde kendimde miydim? Bilmiyorum………

13
Mar

Ask En Buyuk Yalnizlik 2

   Posted by: Harun Marmara   in 2007, Mart, Mart 2007, Misafir Kalem

Evet, aşk gerçektir. Ve gerçek karşısında neticesini düşünerek acı dahi olsa sabır ve tevekkül ve metanetle istikamet üzere olmak icap eder. Zira gerçek karşısında herkes küçüktür. Bütün sözler biter. Konuşan yalnız hakikat olur.
Ama gerçeklik biraz da sevilenin istikametine bağlı değil mi? Bugün başka yarın başka oluvereni sevmek hayli zor. Belki sevgi değişken ama sevilenin sevilme vasfını hak etme boyutunda müstakim olması sevgiyi veya seveni zirvelere taşımaya namzet.
İnsanda farklı donanımlar ve cihazlar var. Akıl, kalp, ruh, vicdan, hayal, mazi, sevme, merak, nefret, ümit, korku, cesaret, gözyaşı ve mizah vb.
İnsan denilen meçhul karar verirken veya tercih ederken veya severken bunlardan birini veya birkaçını veya hepsini belli oranlarda kullanarak neticeye kanaat ediyor.
Evet, akıl, kalp ve ruhun tercihleri insanın ayırıcı vasfı. Şayet değerlendirebilirsen aşk dediğin illet başında bir devlet kuşu demektir. Tanpınar’ımız Mümtaz ve Nuran’ın Huzur’unda Atıl bu ava; yan ve yaşa! Zira aşk yaşamanın tam şeklidir… İfadesiyle karşımızda.
Ve belki sizler diyebilirsiniz ki madem her şey bu denli aşka bağlı ve aşkla ilintili o halde aşkın bu tarifi kısır ve noksan çünkü hayatın tamamını ihata edemiyor. Evet, buna katılıyorum ve hatta biraz daha fazlasına cüret edip boyumu aşan bir şekilde izaha yelteniyorum. Cahil cesur olur sözünün sırrınca beni affetmenizi talep ediyorum.
O vakit artık hakikati haykırma zamanı geldi:
Yazının başından beri etrafında dolaşıp ta avlamaya muvaffak olamadığım mevzuda yani aşk mülahazasında Âşık deyince kulu ve Mâşuk deyince de Rahmeti Sonsuz’u murat ediyorum. Bizim amel ve düşüncelerimizi de bizi yarattığı gibi yaratan Zat(c.c.) tan aldığım feyz ile aciz aklın götürdüğü yerlerde gezinip şuna kani oldum.
Nasıl ki irade-i cüzi ve irade-i külli varsa yani irade boyutunda insana ait olan veya insanın müdahil olabildiği kısım varsa sevgi daha doğru bir ifadeyle aşk mevzuu şahanesinde de Rahman’a (c.c.) ait bir boyut, Rahim’e ait bir nev vardır.
Nasıl ki irade irade-i cüzi ve irade-i külli varsa; Aşk-ı insani ve aşk-ı rahmanide vardır.
Beşer Hak karşısında havf ve reca, ümit ve korku arasında olmalı ve ondan Ümit kesmeden fakat kendini de yalancı heveslere kurban etmeden istikrar ve kararlılık dolu bir süreç geçirmelidir.
Ve belki de aşkın en onulmaz boyutunda karşımda muhteşem bir tablo; seven sevilenle birlikte dünyanın geçici ve aldatıcı zamanlarını uzun semereler verecek meselelere sarf edip uzun zamanlar boyu süren bir paylaşımı süslerken aslında baktığım ama heyhat görmeye yani keşfe muvaffak olamadığım bir hal “ufkumda tulu etti”..
Seven sevdiğine itaat eder…
Seven için en acı boyut sevileni üzecek yani onu benden, hayır daha doğrusu hatta en doğrusu beni ondan uzaklaştıran her hal, her düşünce, her fiil işte bunun için kötü.
Eskilerden öğreneceklerimiz hadsiz ve payansız
“dostun evine giden yol hiç uzun gelmez”
“….üzerinde yürünmeyen yollar, çalılar ve yabani otlarla kaplanır”
Bu mesele-i mühimmemizde israfı kelamın zirvesine vasıl olduk. Affola

28
Oca

Aşk En Büyük Yalnızlık

   Posted by: Harun Marmara   in 2007, Misafir Kalem, Ocak, Ocak 2007

Evet. Aşk
Bu ilk Merhabamızda biraz zülfü yâre dokunup Aşk’a vasıl olduk. Eminim ki Muhterem Editör buna Şükür diyordur…
Aşk; hayatımızda büyük işgaliyesi olan bir hal-i şahane.
Hatta o kadar ki hakkında
“aşk bir sudur……..”
“aşk bir vişne……..”
“aşk bir havuzdur aptallar girer ama beni ittiler”
“aşkın ilk nefesi aklın son nefesidir” v.b. sözler dahi söylemişiz.
Aşk, hayatın ağır mücadelelerinin arasında kalmayı kabullenmiyor ve hayatımızdaki aslan payını, olmazsa olmaz konumunu almaya niyetli davranıyor.
Aşkımız uğrunda bize deli denilecek hareketlerde bulunmaktan bıkmıyor ve Aşk’ın isteklerini yerine getirirken bunlardan gocunmuyoruz. Yılgınlık, bıkkınlık, adam sendecilik semtimize uğramıyor.
Mevzuu aşk olur da şair ve yazar kısmından hüküm almamak olur mu hiç? Tabii ki olmaz.
Tanpınar; o roman olduğu halde romandan çok bir hayat kitabına benzeyen nadide eseri Nuran ve Mümtaz’ın Huzur’unda “Bir kadını olmak, bir kadın tarafından sevilmek o kadar tabii bir şeydi. Kendisinden yüz binlerce sene evvel başlayan bir tecrübe idi. Fakat ölüm gibi hastalık gibi, ancak şahsımızda duyduğumuz zaman tamamlanan bir tecrübe… Belki böyle olduğu için bizi kendi içimizde etrafımızdan ayırıyordu.” (S.34) diyor.
Eeeeee. Tanpınar böyle derde biz bundan gereken özeti çıkarmazmıyız hiç. Evet, aşk yani eski adıyla “Muaşaka” kalabalıklar içinde yalnızlık halinin formülü…
O halde aşk için “En Büyük Yalnızlık” tabiri yerindedir.
Sevmek sevilene yapılan en güzel duadır buyurmuşlar. Yalnızken daha doğrusu sen ve “O” varken samimane taleplerin kabul-u karin olur ümidindeyiz.
Yaşayanların da pek âlâ bildiği gibi aşkta sıklıkla şu hal cereyan eder. Güneş doğar ama nedense ışık gelmez. Zaman geçer ama saatler, takvimler ayarsızdır adeta ve geçmek bilmezler. Aşk, insanın aczini ve söz geçirememe halini en iyi idrak ettiği zaman olur.
Diğer bir tabirle aşk bir bedende iki ruhun yaşamasıdır. Eğer tabir caizse bu, bünyede şişmeye veya genişlemelere sebebiyet verir. Yani âşık insan başkalaşır bir bünyede iki ruh taşır. Adeta bir anda bambaşka biri oluverir.
Fakire müracaat edilse ve denilse ki “azizim biz kadirşinas kaarilerinize aşk denilen, ismi malum fekat mahiyeti meçhul vaziyeti izah buyursanız felan”
O vakit deriz ki;
“Bilin ey azizler sizler ki varlık sırrına vakıf kimselersiniz. Zaten pek ala bildiğinizi tekrar duymak istediniz teveccühü nas istenmez belki verilir misali fakire teveccüh buyurdunuz o vakit konuşmak zamanı geldi. Sizler hakka dilbeste olanların zaman ve mekânla mukayyed olmadığına ve onların bu tür ayak bağlarına takılmadıklarına aşinasınız. Yani ki sizler bast-ı zaman ve tayyi mekân nedir bilen kimseler şunu dahi bilin ki âşık insan aşkının nicelik ve nitelik ve keyfiyetine göre bu sınırlardan halas olabilir.”
Âşık dediysek sen, ben değil elbet. Aslında benzerlerimiz amma bir âdem diğerine ne kadar benzerse ve bir âdem diğerinden ne kadar farklıysa işte onlara o kadar benziyoruz. Elbette ortak noktalarımız var. Ama bizimkisi daha çok istidat benzerliği galiba. Olması muhtemel olduğu halde olduramadıklarımız bizi onlardan arıyor.