Harun Çıplak | ::.. Harun Denilen Adam ..::

…::: Harun Denilen Adam :::…

"2007" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Peşinden sağanak yağmurlar mı yoksa kanımızı donduran ayazlar mı gelir?
Bir yürek yangınından arda kalan neden sadece birkaç damla değer(!)siz gözyaşı olur?
Ve neden attığımız her adım bizi bizden daha da uzaklaştırır?
Yalnızlık bir kader midir?
Yoksa bir seçim mi?
Gidenin peşinden gidememek ve bakide kalmaya rıza göstermek korkaklık mı?
Yoksa teslimiyet mi?
Peki ya. Aşkın üzerimizdeki hakkı?
Nasıl ki Ana-Baba’nın, vatan ve milletin üzerimizde hakkı varsa Aşk’ında üzerimizde hakkı yok mu?
Cevapsız soruları hiç sormamak mı daha akıllıca yoksa hiç olmazsa sormak mı?
Kelimelerin kifayet etmediği bir hal ve keyfiyeti yaşarken derdine muttali olmaya layık olmayana derdini izah etmemek bir ketumluk mu?
Yoksa isabet mi?
İnsan nasıl ki konuştuğu kadar bilmiyorsa aynen öyle de dert sahibi de anlattığı yahut hissettiği kadar çile çekmiyor. Bir yaşayıp on bir anlatmıyor mu?
Leyla’yı Leyla yapan aslında Mecnun değil mi?
Eğer Mecnun Mecnun’luğunu yapmasa daha doğrusu Kays Mecnun’a dönüşmeseydi Leyla bildiğimiz aşina olduğumuz Leyla olabilir miydi?
Yalnızlık içtimai, ailevi, idari problemlere hiç de iyi gelmediği halde insan niye yalnızlığa sığınıyor?
Neden Âşıklar maşuklarına vasıl olmayınca meşhur oluyorlar? Vuslatın neyi kötü ki?
Peki ya yalnız kalmak tercihimize bağlı değil de, bir biçarelik hali ise? Yani seçme şansımız yok idiyse?
Zaman geriye dönmediği halde insan neden maziyi özler?
Giden sevgililer dönmeyeceklerse neden yolları beklenir?
Gidenin cesareti varda onun için mi gider yoksa bu bir yaradılış mıdır?
Hani insanların kimi avcı, kimisi evci olurmuş ya bu öyle bir seçim mi? Yani nasip mi?
“Gidene kal, kalana git demem” kelamı bir mertlik kıstası olabilir mi?
Giden nasibini armaya mı gider yoksa kalan nasibini mi bekler?
Eğer hayır ve şer belli olsaydı dünyanın mevcut düzeni değişir miydi?
Yani kabuller, redler, kıyaslar, emirler, tanımlar, sınırlar, haklar ve batıllar v.s. v.s. v.s.
Özlemek veya müştak olmak neden insanı neden zinde tutar?
Doğruluk yahut yanlışlığına inandığımız bir işi, fiili, eylemi yapmaktan bizi alıkoyan nedir?
Korkular mı? Konfor düşkünlüğü mü? Yarın yaparım düşüncesi mi? Henüz erken mi? El alem ne der mi? İdrak eksikliği mi? Cesaret eksikliği? Pişmanlığın ağır faturası? İradi zayıflık? Alışkanlıklara esaret? Yeni bir benin acabaları?
Hayat ve anlamı ve amacı ve sonu ve yeni başlangıçları, giriş gelişme sonuç kompozisyonlarının zorluğuyla birlikte ele alındığında niçin hep üstümüze üstümüze gelip bizi yutacak kadar büyük anaforlar haline gelirken ne kadar kaçarsak kaçalım ona maruz kalıyoruz???????

Yaşadığımız coğrafya ve iklim şartları, jeopolitik konum ve yarına dair kaygılarımız, muasır medeniyet seviyesi ve var oluştan bugüne süre gelen tecrübelerimiz, inanç ve özgürlük arasındaki sıkı bağ bizim hayat karşısındaki duruşumuzu derinden etkiliyor. Bu duruş sıklıkla müracaat ettiğimiz üzere fikirlerimizle bezeniyor. Ve fikirlerimizle sağlamlık veya esneklik kazanıyor.
Yazar henüz Türkiye dışına çıkamadığı ve yabancı dil bilmediği için diğer milletlerin tecrübe ve alışkanlıklarını irdeleme fırsatı bulamamıştır. Bundan dolayı yalnızca güzel ülkemi bağlayan ifadelerim olacak. Evrensel bağlayıcılığı olan ifadeler umuyorum ki daha geniş görüş sahibi iyi kalemler tarafından kaleme alınacaktır.
Hemen her gün ve hemen her yerde cereyan eden hadiselerden hemen herkes farklı şeyler anlayıp farklı karara varıyor. Bu nokta çok mühim çünkü yolların ayrıldığı keskin dönemeç tam olarak işte burası. Ölçü nedir, nerede bulunur veya nereden dağıtılır bilemiyoruz. Ancak şu kadar var ki her kesimden, (din, dil, ırk ve inanç ayrımı olmaksızın) insanın değer yargılarını oluştururken ölçüye ihtiyacı var.
Eğer inandığın değerler bütününden asla zerre miktar şüphe etmiyor, sadece sana benzeyenlerle birlikte olup, kendin çalıp kendin oynuyor, genellemeler yapıyor, kesin hükümlerde bulunuyor ve asla eleştiriye tahammül edemediğinden diğer(ler)ini büyük bir yanlışlık içinde görüp on(lar)a acıyla birlikte tiksintiyle bakıyorsan tebrikler. Sen bir dava adamı olmuşsun demektir. Ve asla bu yoldan sapman, kopman, bozulman, yanlış yapman mümkün değildir. Sen idealindeki cennete, ütopyaya veya artık sen ona her ne ad koymuşsan ona doğru adım adım yol alıyorsun.
Öğrendiğimizde daha ilkokul sıralarındaydık yanılmıyorsam yontma taş, cilalı taş, tunç, demir, bakır çağlarını. Sonra orta çağ skolâstik düşünce, sonra İstanbul’un fethi, Fransız ihtilali falan derken şimdiye geldik. Şimdiye ne ad koyacağız peki. Nasıl tanımlayacağız onu. Bilgisayar çağı nasıl? Veya uzay çağı? Ya da bilgi çağı? Belki de (soğuk – sıcak) savaş çağı. İsmi her ne olursa olsun ahir zaman olduğu muhakkak. İşte bu ahir zamanda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz. Ve fikir oluştuktan sonra artık her bilgi, eylem, söz, şiir, şarkı ona güç veriyor. Artık her düşünce, fiil ve gelişme fikrin temelini sağlamlaştırıyor. Bunu yaparken de tahammülsüzlük giderek artıp, avuçlarından başlayarak tüm vücuduna yayılan bir karıncalanma oluyor. Sinirin boşalacak bahane arıyor ve herkese dost veya düşman nefretle söylenen tehditkâr ifadeler yüzünden ortam geriliyor. Kendi sesin o kadar çok ve gür çıkıyor ki başkasını duymaya fırsat bulamıyorsun.
Hâlbuki öyle olmamalı. Tıptaki bulgulardan biraz istifade edelim. Doktorlar demiyorlar mı ki: hep aynı gıdaları almak vücutta zafiyete yol açar. Peki, o zaman aynı fikirleri okumak, hep kendini dinlemek, hep kendi sesine hayran olmak zafiyete yol açmaz mı?
Radikallik deyince hemen akla “radikal dincilik” geliyor. Yalnız sanıldığı gibi radikallik yalnızca dini konulardan tahammülsüz olanlara has değildir. Kendi düşüncesini kusursuz görüp farklı görüşlere tahammül edemeyen ve onlara şöyle bir tepeden bakıp “bu çağda bu kafa” veya “aklı bu kadar eriyor, kapasite meselesi” v.b. iç konuşmalar yapanlar radikaldir. Bazen bir siyasi görüş, bazen sistem kaygısı, bazen özgürlük korkusu, bazense bunlardan tamamen bağımsız olarak makamını veya emir komuta zincirindeki gücünü kaybetme korkusu oluyor insanları radikalleştiren. Bazılarımızda ise radikallik adet haline gelmiştir. Her şeye muhalefet eden hiçbir şeyden haz ve lezzet alamayan ve hiçbir fikri, eylemi beğenmeyip sürekli bir suçlu arayanlardır bunlar. Sayıları azımsanmayacak kadar çoktur. Peki, kendimize şunu soralım. Taraf olmak neyin kabulü demek oluyor? Ben bu taraftayım veya ben şunlardanım, ben buncuyum gibi tanımların mahiyeti nedir? Sorumluluğu nedir? Tanpınar Huzur’1da “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol” diyor. Taraf olmak düşünce sisteminin geçmişine aidiyet mi demek yoksa gelecekte olacak olaylara dair de bir kabul mü var.
Her hangi bir taraftayken radikal olmanın faydaları:
1.Asla tereddüt yaşamazsın.
2.Kafa konforun bozulmaz.
3.Şüphe etmene gerek yoktur.
4.Geceleri rahat uyursun.
5.Vicdan azabı duymazsın.
6.Yarın acaba pişman olur muyum korkusuna kapılmazsın.
7.Kendinden emin olursun.
8.Her şeyi bilirsin ve herkese her şeyi anlatabilirsin..
9.Tartışmaya girmekten korkmazsın.
10.Empatiye asla müracaat etmezsin.
11.Anlamaya çalışmadığın için yorulmaz ve başını ellerinin arasına almazsın.
12.Saçlarınla daha uzun süre baş başa kalabilirsin.
13.Sana sorulan soruların cevabını ezbere bilirsin.
14.Herkesi tanır ve anlarsın.
15.Karşındakinin esas niyetini hemen çözersin. v.b.

Belki örnekler çoğaltılabilir. Ancak maksat hâsıl oldu diye düşünüyorum.
Özetle. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimiyle başlayan ve e-muhtırayla süren akabinde on iki nisan da Org. Yaşar Büyükanıt’ın Kuzey Irak beyanatı. Ali Sami Yen’de cereyan eden hadiseler. Güven Akkuş olayı ve Demokrat Parti başarısı (!) Bilderberg, Baykal – Erdoğan mücadelesi, okulda namaz falan derken hadiseler hep arka arkaya geldi. Ve bu süreç tahammülsüz ve sabırsız olanları hızla radikalleştirdi. Peki, bu radikalcilik oyunundan fayda gören veya bunu besleyen kimler derseniz. Bence AKP ve CHP. Çünkü son kamuoyu araştırmalarında göründüğü üzere her iki partinin de oyları artış gösterdi. Her iki meclis partisi (!) (merkez partisi değil meclis partisi) de oy arttırdı. Çünkü tabanlarını sevindiren ve karşı tarafı deliye döndüren iyi mesajlar verdiler. Ve başarıyla insanları radikalleştirdiler. Kısa vadede galiba kazandılar. Çünkü oy istiyorlar. Ancak uzun vadede bu adımlar ülkeyi nereye götürür bunu ön görmek fazla zor değil. Yakın tarihin acı dolu günleri on iki eylül süreci ve dökülen kardeşkanı hatırlanmalı. Radikallikle kendi kutbuna çekilen insanlarsa düşman olarak gördüğü ve “nasıl böyle düşünürler” dediği insanlara doğruyu göstermek üzere diş bilemeye başladılar.
Tüm hesapların görüleceği o zor gün gelmeden kendimize çeki düzen versek her halde en doğru işi yapmış oluruz.
Tüm kaarilerime doğurgan iç huzursuzlukları dilerim.

Nerdesin

Yorum yok

Allah(c.c.) Âdem Aleyhiselam’ı ve Havva anamızı yarattı. Ve işledikleri bir meş’um fiil sebebiyle onları dünyaya, ayrı ayrı beldelere gönderdi ve ayrılık adına ilk tecrübe böylece başlamış oldu. Ayrılık Âdem için hem cennet’ten hem Havva’dan, hem de Cemalullah’tan ayrılıktı. Ve ihtimal ki Âdem’in ilk imtihanı ayrılıkla oldu.
Evet; aradan belki bin, belki binler, belki de milyonlarca yıl geçti. Gaybı ancak Allah bilebilir. Ancak bizim de bildiğimiz şudur ki. Ayrılık serencamı hiç durmadı. Ara vermedi. Her faninin başında, hep bir devrin veya dönemin baş aktörü olarak karşımıza çıktı.
Tarih sahasında savaşlar, kanla çizilen sınırlar ve bu sınırların ardında uzakta kalan sevgililer, oğullar, analar, canlar ve cananlar hep var ola geldi. Hatta her bağımsızlık veya her başarı(!) ayrılığa göğüs geren veya en azından göze alan insanların omuzlarında yükseldi. Hani bir sözde denildiği gibi “o da şehit olmak istiyordu. Ama bilmiyordu ki şehit olabilmek için önce gaziliğe göze almak gerekiyordu.”
Tarih bu kadar uzun olur da bu uzun tarihin tozlu yapraklarında meşhur ayrılıklar olmaz mı? Elbette olur ve var. ilk anda akla gelenler: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, az daha unutuyorduk Mevzuya serlevha yaptığımız Âdem ile Havva. Ayrılık illaki her ikisi de hayatta olduğu halde kavuşamama halinde mi olur. Tabii ki hayır. Zaman geçer, dünya döner ama sen müştak olduğuna vasıl olamazsan işte o zaman ayrılıktan nasibin vardır denir. Bu şekilde hiç azalmayan ve dinmeyen özlemler de vardır. Bana en başta gelen örnek efendiler efendisinin Hazreti Hatice validemizden ayrılığı gelir.
O ne büyük hasrettir ki yıllar sonra bile onun arkadaşlarından birine hürmet ettiğini gören Hazreti Aişe bu ihtimamın nedenini sorunca “o Hatice’nin arkadaşıydı” buyurmuş ve ona olan özlem ve sevgisini zamana meydan okurcasına ortaya koymuştur. Sade bu mu elbet değil ya Hazreti Yakub’un yıllar süren Yusuf ayrılığı. Bu mevzuda Nazan Bekiroğlu ne güzel der: “çalınan da Yakub’undu çalanda Yakub’undu”. Sonra yine âlemin efendisinin Kâbe’den ayrılığı. Bunlar mukaddes ayrılıklar. Aynı kategoriye girmese de yine ayrılıklardan olanlar var: Misal Napolyon’un paradan ayrılığı veya Darwin’in ataları olan maymunlardan ayrılığı.J
Yok, hayır ben bunu demeyecektim. Evet, tamam hatırladım. Ayrılık kime zor ki. Gidene mi, yoksa bakide kalan bekleyene mi? Veya ben hangisindenim. Hangisi bana daha zor geliyor. Ben giden miyim, bekleyen mi? Ben terk eden miyim, terk edilen mi? Ben gitmekten yana mıyım, kalmaktan yana mı? Ve en müşkül sual belki de şu gitmek mi zor kalmak mı? Bir ayrılık mukadderken bile bu her zaman bir tercihten daha fazlası. Giden daha mı kararlı kalan daha mı pısırık veya daha mı korkak. Elbette değil. Ama sadece bir tercih ve seçim. Eğer gitmek tabiatına daha münasipse gider, kalmak daha sana göreyse kalırsın. Neden veya nasıl yaptığından belki daha çok ayrılığın devamında ve ayrılık müddetinde neler yaptığını şöyle bir düşün. Özledin içine attın, hiç olmamış gibi yaptın olmadı, yaşamaya çalıştın başaramadın, yok saymayı denedin çuvalladın, bunu bile bile yeni günleri intizar ettin beklediğin günler gelmedi, beklentiye girmeyeyim dedin tosladın. Her şarkı ondan bir iz taşıdı, rüyaların hep ona çıktı, sokaklar, caddeler, bulvarlar, evler, gökdelenler dar ve karanlıktı. Bilmediğin meçhullere yol aldın kayboldun ve o an yine ondan başkasını düşünemedin yalan mı onu hala sevdin ve onu özledin ve onu bekledin, hadi itiraf et zordur bilirim en azından haykırmasan bile en azından fısılda. NERDESİN?
Sevmek ayıp veya günah değil. Acizlik hiç değil. Özlemek, istemek, sevmek, muhtaç olmak, ona ittiba etmek utanılacak işler değil. Hem “aşk en büyük yalnızlık” olacak hem de ayrılık olmayacak yok öyle yağma. Aşkın bir diğer adı belki de bu; ayrılık. Hatta ayrılığın aşkı büyüttüğünü dahi iddia eden ve buna evet diyenler bile var. Karar senin ey aziz kaari.
Fakat sana bir sır vereyim. Ben hâlâ gittim mi yoksa bu kaderimi mi yaşıyorum. Yani terkedip gittiğimde kendimde miydim? Bilmiyorum………

Evet, aşk gerçektir. Ve gerçek karşısında neticesini düşünerek acı dahi olsa sabır ve tevekkül ve metanetle istikamet üzere olmak icap eder. Zira gerçek karşısında herkes küçüktür. Bütün sözler biter. Konuşan yalnız hakikat olur.
Ama gerçeklik biraz da sevilenin istikametine bağlı değil mi? Bugün başka yarın başka oluvereni sevmek hayli zor. Belki sevgi değişken ama sevilenin sevilme vasfını hak etme boyutunda müstakim olması sevgiyi veya seveni zirvelere taşımaya namzet.
İnsanda farklı donanımlar ve cihazlar var. Akıl, kalp, ruh, vicdan, hayal, mazi, sevme, merak, nefret, ümit, korku, cesaret, gözyaşı ve mizah vb.
İnsan denilen meçhul karar verirken veya tercih ederken veya severken bunlardan birini veya birkaçını veya hepsini belli oranlarda kullanarak neticeye kanaat ediyor.
Evet, akıl, kalp ve ruhun tercihleri insanın ayırıcı vasfı. Şayet değerlendirebilirsen aşk dediğin illet başında bir devlet kuşu demektir. Tanpınar’ımız Mümtaz ve Nuran’ın Huzur’unda Atıl bu ava; yan ve yaşa! Zira aşk yaşamanın tam şeklidir… İfadesiyle karşımızda.
Ve belki sizler diyebilirsiniz ki madem her şey bu denli aşka bağlı ve aşkla ilintili o halde aşkın bu tarifi kısır ve noksan çünkü hayatın tamamını ihata edemiyor. Evet, buna katılıyorum ve hatta biraz daha fazlasına cüret edip boyumu aşan bir şekilde izaha yelteniyorum. Cahil cesur olur sözünün sırrınca beni affetmenizi talep ediyorum.
O vakit artık hakikati haykırma zamanı geldi:
Yazının başından beri etrafında dolaşıp ta avlamaya muvaffak olamadığım mevzuda yani aşk mülahazasında Âşık deyince kulu ve Mâşuk deyince de Rahmeti Sonsuz’u murat ediyorum. Bizim amel ve düşüncelerimizi de bizi yarattığı gibi yaratan Zat(c.c.) tan aldığım feyz ile aciz aklın götürdüğü yerlerde gezinip şuna kani oldum.
Nasıl ki irade-i cüzi ve irade-i külli varsa yani irade boyutunda insana ait olan veya insanın müdahil olabildiği kısım varsa sevgi daha doğru bir ifadeyle aşk mevzuu şahanesinde de Rahman’a (c.c.) ait bir boyut, Rahim’e ait bir nev vardır.
Nasıl ki irade irade-i cüzi ve irade-i külli varsa; Aşk-ı insani ve aşk-ı rahmanide vardır.
Beşer Hak karşısında havf ve reca, ümit ve korku arasında olmalı ve ondan Ümit kesmeden fakat kendini de yalancı heveslere kurban etmeden istikrar ve kararlılık dolu bir süreç geçirmelidir.
Ve belki de aşkın en onulmaz boyutunda karşımda muhteşem bir tablo; seven sevilenle birlikte dünyanın geçici ve aldatıcı zamanlarını uzun semereler verecek meselelere sarf edip uzun zamanlar boyu süren bir paylaşımı süslerken aslında baktığım ama heyhat görmeye yani keşfe muvaffak olamadığım bir hal “ufkumda tulu etti”..
Seven sevdiğine itaat eder…
Seven için en acı boyut sevileni üzecek yani onu benden, hayır daha doğrusu hatta en doğrusu beni ondan uzaklaştıran her hal, her düşünce, her fiil işte bunun için kötü.
Eskilerden öğreneceklerimiz hadsiz ve payansız
“dostun evine giden yol hiç uzun gelmez”
“….üzerinde yürünmeyen yollar, çalılar ve yabani otlarla kaplanır”
Bu mesele-i mühimmemizde israfı kelamın zirvesine vasıl olduk. Affola

Evet. Aşk
Bu ilk Merhabamızda biraz zülfü yâre dokunup Aşk’a vasıl olduk. Eminim ki Muhterem Editör buna Şükür diyordur…
Aşk; hayatımızda büyük işgaliyesi olan bir hal-i şahane.
Hatta o kadar ki hakkında
“aşk bir sudur……..”
“aşk bir vişne……..”
“aşk bir havuzdur aptallar girer ama beni ittiler”
“aşkın ilk nefesi aklın son nefesidir” v.b. sözler dahi söylemişiz.
Aşk, hayatın ağır mücadelelerinin arasında kalmayı kabullenmiyor ve hayatımızdaki aslan payını, olmazsa olmaz konumunu almaya niyetli davranıyor.
Aşkımız uğrunda bize deli denilecek hareketlerde bulunmaktan bıkmıyor ve Aşk’ın isteklerini yerine getirirken bunlardan gocunmuyoruz. Yılgınlık, bıkkınlık, adam sendecilik semtimize uğramıyor.
Mevzuu aşk olur da şair ve yazar kısmından hüküm almamak olur mu hiç? Tabii ki olmaz.
Tanpınar; o roman olduğu halde romandan çok bir hayat kitabına benzeyen nadide eseri Nuran ve Mümtaz’ın Huzur’unda “Bir kadını olmak, bir kadın tarafından sevilmek o kadar tabii bir şeydi. Kendisinden yüz binlerce sene evvel başlayan bir tecrübe idi. Fakat ölüm gibi hastalık gibi, ancak şahsımızda duyduğumuz zaman tamamlanan bir tecrübe… Belki böyle olduğu için bizi kendi içimizde etrafımızdan ayırıyordu.” (S.34) diyor.
Eeeeee. Tanpınar böyle derde biz bundan gereken özeti çıkarmazmıyız hiç. Evet, aşk yani eski adıyla “Muaşaka” kalabalıklar içinde yalnızlık halinin formülü…
O halde aşk için “En Büyük Yalnızlık” tabiri yerindedir.
Sevmek sevilene yapılan en güzel duadır buyurmuşlar. Yalnızken daha doğrusu sen ve “O” varken samimane taleplerin kabul-u karin olur ümidindeyiz.
Yaşayanların da pek âlâ bildiği gibi aşkta sıklıkla şu hal cereyan eder. Güneş doğar ama nedense ışık gelmez. Zaman geçer ama saatler, takvimler ayarsızdır adeta ve geçmek bilmezler. Aşk, insanın aczini ve söz geçirememe halini en iyi idrak ettiği zaman olur.
Diğer bir tabirle aşk bir bedende iki ruhun yaşamasıdır. Eğer tabir caizse bu, bünyede şişmeye veya genişlemelere sebebiyet verir. Yani âşık insan başkalaşır bir bünyede iki ruh taşır. Adeta bir anda bambaşka biri oluverir.
Fakire müracaat edilse ve denilse ki “azizim biz kadirşinas kaarilerinize aşk denilen, ismi malum fekat mahiyeti meçhul vaziyeti izah buyursanız felan”
O vakit deriz ki;
“Bilin ey azizler sizler ki varlık sırrına vakıf kimselersiniz. Zaten pek ala bildiğinizi tekrar duymak istediniz teveccühü nas istenmez belki verilir misali fakire teveccüh buyurdunuz o vakit konuşmak zamanı geldi. Sizler hakka dilbeste olanların zaman ve mekânla mukayyed olmadığına ve onların bu tür ayak bağlarına takılmadıklarına aşinasınız. Yani ki sizler bast-ı zaman ve tayyi mekân nedir bilen kimseler şunu dahi bilin ki âşık insan aşkının nicelik ve nitelik ve keyfiyetine göre bu sınırlardan halas olabilir.”
Âşık dediysek sen, ben değil elbet. Aslında benzerlerimiz amma bir âdem diğerine ne kadar benzerse ve bir âdem diğerinden ne kadar farklıysa işte onlara o kadar benziyoruz. Elbette ortak noktalarımız var. Ama bizimkisi daha çok istidat benzerliği galiba. Olması muhtemel olduğu halde olduramadıklarımız bizi onlardan arıyor.