Harun Çıplak | ::.. Harun Denilen Adam ..::

…::: Harun Denilen Adam :::…

Browsing Posts in 2009

Merhaba aziz kaarilerim.

Bendeniz kadim dostum Halil Temiz’in nikah merasimini vesile kılıp Adana yollarını arşınlamış bulunuyorum.

Onsekiz ve Ondokuz Ekim İkibindokuz günlerinde Adana’da bulundum ve bu bulunuşa sebep olanlardan evvela şimdinin yeni damadı Halil Temiz’e ve bana Adana’da mihmandarlık yapan büyük insan ve muhterem abim İbrahim Avcu’ya müteşekkirliğimi beyana mecburum.

Elbette yolda giderken nasıl bir yerle karşılaşacağımı bilemiyordum, lakin gerek damat beyin beni havaalanına karşılamaya gelişi gerekse kendisine eşlik eden Kayınbiraderi Sefa Erdeve tamamen yabancı olduğum bir şehre ünsiyet peyda etmemde bana ziyadesi ile yardımcı oldular. Otele eşyalarımı bıraktıktan sonra damat beyin benim için Amerika’dan getirdiği Canon T1i 550D model DSLR fotoğraf makinasını teslim almak üzere Fatih Bulut abinin kaldığı otele gittim ve onunla orada koyu bir sohbete daldık. Daha yeni tanışan iki insanın arasında böylesine derin bir bağ olmasını yadırgasam bile bunu sevdim. Akabinde bize İbrahim Avcu da katıldı ve meselelerin altından girip üstünden çıkarak bir sohbeti hitama erdirdik. Otelden makinayı teslim aldıktan İbrahim abi ve benim Adana gezimiz başladı.

Sırası ile Yağ Camii, Kapalı Çarşı, Büyük Saat, Ramazanoğlu Medresesi, Ziya Paşa’nın Kabri, Ulu Camii, Aqualand (Gönül Kebap), Yeşil Camii, Kenan Evren, Turgut Özal Bulvarları, Kurttepe diye sıralanabilecek uzunca bir listeden sonra düğüne katılmak üzere Otelime geldim ve ardından düğünün yapılacağı Seyhan oteline vasıl oldum. Düğün en üst katta, panoramik Adana manzaralı Toros Salonundaydı. Ben salona girdiğimde gelin ve damat henüz teşrif etmemişlerdi. Düğünü uzun uzadıya tarife girişmeyeceğim. Sadece dikkatimi çeken bir kaç noktadan bahsetmek isterim. Hem bu kadar sade hem de bu kadar keyifli bir düğün hayli zamandır görmemiştim desem yalan olur. Hiç görmemiştim. O bir ilkti. İnşallah son olmaz. Ayrıca belki Damat Mühendis, Gelin Doktor olduğundan, belki de Gelin hanımın ailesi varlıklı bir aile olduğundan bilmem düğünde dini hassasiyeti olan insanların da sosyetesinin olabileceğini anladım. Gerek erkek gerekse kadınlar dini ölçülere dikkat ederek de şık olunabileceğini bana kanıtladılar. Ve ben tüm bunlardan sonra kendi köylülüğümü hem hissettim hem de idrak ettim. Bunu utandığım veya onları eleştirmek için anlatmıyorum sadece bir tesbitte bulunuyorum. Düğün başladığı gibi tantanasız sade bir şekilde bitti. Ama düğünün bitişine damga vuran olay Damadın yeğeni Başak hanımın sebepsiz gözyaşları oldu. Henüz 5 yaşındaki bu küçük hanım annesini istediğini gözyaşları içinde anlatıyordu.

Ertesi gün otelden ancak öğle gibi çıkabildim. Bunda hem ilk günün, hem de düğünün yorgunluğu vardı sanırım. İkinci Gün; Taş Köprü, Sabancı Merkez Camii, tekrar Ramazanoğlu Medresesi, Büyük Saat, Vakıflar Çarşısı, Kalaycılar Çarşısı, Çarşı, 5 Ocak Meydanı, Balık Pazarı ve Kemeraltı Camiini ziyaret ettim. Hepsi güzeldi ve keşmekeşin içinde nefes alma imkanı veren bu mekanlar bu bayağı kalabalık şehri daha yaşanır kılıyordu. Adana deyince aklıma gelecek olan tüm güzelliklerle birlikte kalabalığın üstüme üstüme geldiği olacak.

Unutamayacaklarım:

Sabancı Merkez Camiinde Emekli Komiser Bayram Ali amca ile ettiğim sohbet,

Fotoğraf çeken birine aşina olmayan halkın beni de çek demeleri, hatta bunda ısrar etmeleri,

Hızlı akan trafiği, ama inadına sokakların gece tenhalığı,

Her meşrepten insanın didişerek de olsa birlikte yaşayabilmesi,

İnsanlarının özellikle genç olanlarının Türkçeyi aksansız konuşmaları (Bir hafta önce Afyon’daydım ve orada 10 yaşındaki çocuk bile Afyon’lu gibi konuşuyordu.)

Hafta içi günlerde caddelerin hınca hınç bayram alışverişi varmışcasına kalabalığı.

Ucuz ve lezzetli kebapları,

Bol otelleri (Sadece Merkezde yaklaşık 50 kadar otel gördüm)

Kahvehanelerin ve içindekilerin bolluğu, sanırım işsizlik hayli yaygın.

Yollarında eğer asfalt değilse elbette taş bulunması.

Merhabalar. Öcelikle Hasta olduğumu söylemeliyim. Cuma gününden beri Grip belirtilileri taşıyorum. Terlerken üşümek türünden hastalık işte.
Halbuki grip aşısı olmuştum ama bu bana fayda değil belki de zarar getirdi.

Afyona gitmiştim hafta sonu hastalıktan bir iğne ile kurtulabileceğim gibi bir boş hayale nasıl oldu da kandıysam artık. Belki davetin samimiyeti ve hayli zamandır bekliyor olması buna bahane olabilir. Neyse gittim.
Orada beni kötü şöförler karşıladı hemen heryerdeki gibi. Yol ortasına park eden sorumsuz şoförler, yolcularla münakaşa eden şoförler.
Yazdan kalma bir sıcak hava yaşadım orada iki gün. Hastalıklı bir bedene sahip olmak dışında herşey son derece gözeldi. Hele güzellik deyince ev sahiplerimi anmadan geçemeyeceğim. Özgül ve Mehmet Demirci ailesi bana yaşanabilecek en iyi Afyon Gezisini ikram ettiler. Kendilerine teşekkürü bir borç biliyorum.
İmaret Camii, Mevlevi Dergahı, Bedesten (Çeyizim için), Afyon Kalesi, Sağlık kabini (Enjeksiyon için), Ulu Camii, Belediye Çay Bahçesi ve onun bahçesi, Muhteşem Turex Otobüsleri ve Kavgacı Şoförü, Nezih Afyon Otobüs Terminali gibi uzunca bir liste ile ancak tamamına yer verilebilecek mekanlar ve hatıralara sahip oldum.

Döndükten sonra ve hastalığın tesiri henüz geçmemişken sataşacak yer arayan meyhane sarhoşları gibi televizyon başında bir şeylere bakarken “Bu Kalp Seni Unutur Mu?” dizisine tesadüf ettim. Girişinden son karesine kadar son derece başarılı ve merakla seyrettiğim bir yapım buldum. Oyuncular, senaryo, çekim kalitesi, görüntü yönetmeni, işkencelerin gerçekliği, ışık ve ses uyumu gibi onlarca sayabileceğim sebeple Geçen sezonların rekortmeni “Kurtlar Vadisi”ni Doğan’a kaptıran Show TV nin yeni dizisinde Tomris Giritlioğlunu görmek demek, Salkım Hanımın Taneleri, Hatırla Sevgili, Güz Sancısı gibi tarihe bir şekilde bakan yapımların ustasından yine bir başarı hikayesi gçreceğiz gibi. Darısı sürekli karakterlerin birbirine yazdığı Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü’nün gibi adi yapımların başına.

Bu arada yazar hala hasta. İyileşse iyi olacak çünkü Pazar günü Adana’ya Halil Temiz’in düğünü için gidecek. Kendisi hala başkalarının düğünlerine gittiği için kötü görünmek istemiyor. Bunun için onu kim suçlayabilir ki?

Bayram

No comments

Evvel emirde kalplerden, akıllardan önce yazılmış herşey.
Sonradan değiştirilme lüksü de hesaba katılarak yapılmış planlar.
İşte o planmışlardan birisini daha yaşamaktayız.
Hem hiç gelmeyecekmiş kadar uzak, hem de vaat edilmiş, vadesi belli olan herşey gibi bir nefes yakınlığında.
Onun adı bayram.
Ramazan bayramı demek aslında Ramazanın bayramı demek yani bayramı hak edilmiş bir Ramazan yaşamış olanlara ithaf olunmuş bir Ramazan.
Ramazanlaşabilmiş, onda fani olmuş, et ve kemikten sıyrılmış o olabilmişlerin bayramı.
Onlara imrendiğim bilmem çok mu belli oldu ama onlardan biri olmuş olmayı dilerdim.
Herkese layık olduğu nisbette desem bilirim ki haksızlık etmiş olurum öyleyse herkese iyisinden bir bayram dilerim.

Günlük

No comments

Merhaba kadim dostlarım.

Bunca curcunaya rağmen eğer hala bu siteyi ziyaret ediyorsanız bu vefanın sizin için sadece bir semt adı olmadığını bana fısıldar.

Şöyle bir baktım da hayli zaman olmuş size yazmayalı. Oysa anlatacaklarım vardı ve birikmişti lakin bir teknolojik kaza neticesinde hepsi zayi oldu. Zamanın parçalarından bana kalan ne varsa hepsine pisi pisine elveda dedim. Tüm hardisk bilgilerim gitti.

Neyse ki zamana orada takılmadık ve acıda olsa devam ettim. O ellerimde kayıp gidenler arasında beni en çok yaralayan Amerika’da iken oradaki Türk Kolejlerinde Türkçe öğrenen öğrencilerin Türkçe seviyelerine yardımcı olması için senaryo, ekip, oyuncular ve motor derken bayağı ciddi ciddi filmler çektiğimiz filmler oldu. Büyük kayıp. Bu kayıp için başta Erdoğan Abi olmak üzere tüm emek veren, beklentiye giren ve bunu ciddiye alan herkese sadık bir özür borçluyum. Özür dilerim hepinizden. İşte o çalışmanın yarım bir örneği.

Aile şirketimizde Satın Alma ve İhracat sorumlusu olarak çalışıyorum. Evden işe, işte eve rutinine devam ediyor her fırsatta eskiyi özlüyorum. Amerika’daki zamanımı, İstanbul’daki canımı özlüyorum, zira bendeki sürekli sıkılıyor.

Video işlerinde devam etsem bile bu düğünlerin aranan adamı olmaktan öteye geçemedi şimdilik. Ama planlar hala mevcut. Bu arada bir hatırlatma da bulunmam gerek artık irice bir harici disk temin ettim. Ne olur ne olmaz değil mi?

Hala başkalarının düğünlerine gitmeyue devam ediyorum bu kısır döngüye çomak sokma zamanı geldi sanırım. Its time to wake up monkey. :)

Tabi bu arada Türkiyede de pek çok şey olup bitiyor. Açılımlar oluyor, Şehit haberleri ara vermeksizin devam ediyor, Salih Memecan harika işler çıkartıyor, Türkiye ezeli düşmanlıklarının ebedi olmamasına çalışıyor ama maalesef  ben tüm olan bitende üçüncü kişi olma makusiyetinden kurtulamadığım için benim payıma susmak düşüyor.

Sağlıcakla ama olan bitene seyirci kalmadan kalın.

Yıllar yılı pek çoğunu okudum yazarların kimi kasıntı yapıyordu okurken kimi baygınlık veriyor. Elif Şafak öylesi değildi her zaman zor ve her zaman ne demek istediğini kendi istediği zaman anlayabilidiğimiz. İşte bu sebeple özeldi ve işte bu sebeple gizemli.

Pinhan, Bit Palas, Araf, Baba ve Piç, Siyah Süt ve Aşk. Romanları okunan, 0kundukça daha çok yazan ve daha çok okuna kalemi sağlam kalbi üretken bir bireydi Şafak. Aslına bakılırsa hala da öyle ama kendisininde pek ala bildiği hatta dile getirdiği gibi kaçınılmaz bir şekilde görünür oldu. (Bu kelimeyi popüler’in yerine kullanıyorum) Amma mevzu aşk olunca orada durmalıydı. Eli herşeye yeten yeni yetmeler gibi her mukaddese el uzatmamalıydı. Kısaca kitabı tahlile çalışacağım. Okumayanlar için olacak bu daha çok.

Sürekli olarak B hafti ile başlayan bölümlerle dolu olan beş ana bölümden ki bunlar aynı zamanda kainattaki beş elementi :) temsil ediyor. Toprak, Su, Rüzgar, Ateş, Boşluk . Belki bu sıralama Elif hanım içinde sözkonusudur. Önceleri toprak kadar sıradan, su kadar akışkan ve yersiz yurtsuz, rüzgar kadar uçarı olan Şafak boşlukla imtihan oluyor bu kez. Yavru balığın akşam eve gelince – Anne bugün okulda su diye bir şeyden bahsettiler nedir o demesi gibi. Herbiri bizden birer parça olan bu yaratılmışlara fazladan manalar yüklemiş yazar tıpkı Mevlana ile Şems’in 40 günlük halvetine 40 kural yüklemesi gibi.

Kitap iki farklı zaman diliminde iki farklı hikayeyi birleştiriyor zihnimizde.

Biri 2008 yılı Amerika Birleşik Devletleri Boston Şehrinde yaşayan göl kadar durgun Ella ve Nehir kadar Coşkun Zahara.

Diğeri 1242 Tebriz, Konya ve Bağdat’ta göl kadar durgun yaşayan Rumi ile coşkusu nehirlere denk Şems.

Yazar Ahir zamanı üçüncü ağzı ile tanımnlarken, evvel zamanı tıpkı Orhan Pamuk‘un Benim Adım Kırmızı’sında olduğu gibi bölümde rol alan kahraman veya kötü kişinin birinci ağzından anlatıyor. Zahara ve Şems ne kadar çılgınsa Mevlana ve Ella o kadar muvazeneli ve gönüllerine aşk düştükten gayrı maziyi mazie bırakabilen nadide şahsiyetler. Şafak’ın hangisini bize örnekleme niyetinde olduğunu bilemedim. Belki Şafak’ı da işte bu sebeple bu kadar çok tutuyorum. Gizem ve karmaşa, her hakikatten bir tutam onun ellerinde anlaşılan belki de ellrinde değil hayatında onu bilemeceğim.

Neticede tarihi bir gerçeğin arka planında kurguyla dahi olsa zor konuydu onun seçtiği. Her ne kadar Şems ile olan Halvet’inde dedikolardan bahsetmediği için eleştirilmiş olsa da başka türlüsü zaten ona yakışmazdı.  Sade bir safsataya koca bir hakikati değişmediği sevenlerini sevindirmiştir.

Hasılı, Aşk bana Unuttuklarımı hatırlatmış, Sufi’yi tanıtmıştır, farklılıkların ardında aslında ne ortaklıkların gizli olduğunu ayan etmiştir. Hakkının yenmemesi gereken Çöl güllerini ve Sarhoş Süleymanlara sa bir hayat hakkı tanıdığı bana fırsatlar sunduğu için Elif Hanıma hezar Tebrik.

Tomb of Jalal ad-Din Muhammad Rumi; Mevlâna ma...
Image via Wikipedia
A postage stamp honoring Rumi.
Image via Wikipedia
Reblog this post [with Zemanta]

Connecticut’ta Fatih Ceran’la, New York’ta tek başıma, Atlanta’da pek kıymetli arkadaşlarım ile, Şikago’da Cem Hocam, İstanbul’da Erdoğan Yılmaz, Harun İçmez ve adını sayamadığım pek çoğuyla, sonra İzmir’de Ailem ve Körez Köyündeki akrabalarımla birlkite yaşadığım zamanların bir kısa özeti karşınızda. Uzun süren suskunluğumu yavaş yavaş üzerimden atmaya çalışıyorum anlayışınız için müteşekkirim.

Şubat Vuslatı

1 comment

Selamlar Sevgili dostlar. Türkiyemize geleli tam bir ay oldu. 19 Ocaktan 19 Şubata kadar geçen, delice yaşanan, her saniyesi alışma gayreti, şaşkınlık ve Amerika ile topraklarımızın kıyasını yapmakla ve – Oralar nasıl? sorularına cevap verme şeklinde geçen bir sürecin ardından sanırım yeniden kendimin aslında kim olduğuna cevap aramaya girişeceğim. Hayatımda bir kaç değişiklik oldu. Öncelikle söyleliyim ki saçlarımı ucuz bir berber bulup buraya geldikten 10 gün kadar sonra kestirdim. Sakal ve bıyık aynen olsa bile yeni saç şekli veya şekilsizliği bile beni Ben aslında kimim sorusuna yöneltti. Hala bulamadım yakında da bulabileceğimi sanmıyorum. Sanırım Zaman’ın sadece bir gazete değil çok daha efsunlu bir hakikat olduğunu bir kez daha idraka mecburum. Kıyas demişken bazı kıyaslar yaptım elbette. Amerikanın kazandığı her kıyasın ardında vatan hainliği sıfatının gizlendiğini bile bile adil davranmaya çalıştım. Özetle neler oldu neler yaşadım ve Türkiyeye neden iki gün geç kalıp – 26 derece soğukta Şikagoda Cem Hocamlara misafir olmak zorunda kalmamın nedenlerini kısa kısa izaha çalışayım.

16 Ocak Cuma günü Atlanta havaalanına beni illaki uğurlamak istediklerini söyleyerek yolcu etmeye gelen Nevzat Sarıtemur ve Zekeriya Bağrıaçık abilerle birlikte sabah saat 9′da vardık. Ve beni Şikagoya götürecek olan United Airlines Havayollarına gittiğimizde kendilerine THY tarafından iletilmiş herhangi bir talebin olmadığını söylediler. Bunun üzerine Nevzat Sarıtemur’un Türkiye’yi aramak için kullandığı Dünya Telekom’u kullanarak Türk Havayollarının İstanbul’daki çağrı merkezini tam altı kez aramak ve derdimizi tekrar tekrar anlatmak zorunda kaldıktan, ve aramalarımız beklemeye alınıp yarım saat geri dönülmedikten, hatayı düzelttik dediklerinden sonra ve bu sırada sürekli United Airlines’a gidip adımızı kontrol ettirdikten sonra saat 11:30 da kendimizi sonunda United’ta gösterebildik ancak bu kez de Şikago uçağı için geç kalmıştık. Uçağın kapıları kapandığı, Türk Havayolları hatasını bir türlü kabul edilmediği, Call Center (Çağrı Merkezi) larındaki  telesekterlerine dert anlatmak zorunda kaldıktan, ve bu arada Cenneete mi Cehennemi gideceğimizi tayin edecek kadar sıkıntı dolu saatlerde bir United bir THY’nin telefonda laftan anlamayan müşteri temsilcileri arasında gelip gittikten, Nevzat Sarıtemur’un Dünya telekom, Zekeriya Bağrıaçık’ın TMobile dakikalarını süratle tükettikten sonra United Airlines’ın bir sonraki Şikago uçağıyla oraya gitme planları yaparken öğrendik ki uçakta yer yokmuş. Naçar beklediğimiz, ve o uçakta yer açıldığını öğrendiğimiz sırada kafilemize havaalanına Statesboro şehrinden yani dört saatlik mesafeden gelen Semih Erkan’da katıldı ve dört Türk Türkçe konuştuğumuz halde dert anlatamadığımız halde Zekeriya Bağrıaçık’ın fasih İngilizcesi sayesinde derdimize Amerikalı bir kadın derman oldu. Hiç bir suçu, zorunluluğu olmadığı halde bize yardım eden bu bayanTürkçe bilmez ama ben ona şükranlarımı ifade etmek zorundayım. God Bless you darling. Bir daha asla THY ile uçmayacağıma sözler verdikten sonra nihayet Şikagoya vardım ancak o sırada THY’nin Şikago-İstanbul uçağının kalkmasına 40 dakika vardı. Lakin Şikago havaalanı hayli büyük olduğu ve trenle başka bir bölüme gitmek 15 dakikaya mal olduğu için THY bürosuna vardığımda 25 dakika kalmıştı ama orada bana kapılar kapandı dediler ve beni Şikagoya geç getiren United’a gidip onlara dert anlatmamı söylemem için United’a göndermek istediler veya dediler iki gün bekleyin Pazar günkü Uçağımızla sizi götürelim. Orada da laf anlamaz, sorumluluk alamaz Türklerle karşılaştıktan sonra United’a telefon etmelerini ve onların kabul etmeleri halinde ancak gideceğimi söyledim tamam dediler konuştuk sizi bekliyorlar ve gittim tabiiki onlar kabul etmediler çünkü kabahat onlarda değil THY’de idi. Yeniden THY bürosuna geldiğimde birde ne göreyim THY kapanmış. Akşam saat yedide hiç bilmediğim bir şehir ve havaalanında mahsur kalmıştım. Ne cep telefonum vardı ne de bir tanıdığım. Kendime geceyi geçirebilecek bir kuytu yer bakarken aklıma bir fikir geldi. Bilgisayarımı açtım, HSBC kredi kartımla 9 dolara 1 günlük internet bağlantısı satın aldım o bağlantıyla beni İstanbul’a karşılamaya gelecek olanlara eposta attım. Cep telefonuma dakika satın aldım ve Atlantadan beni uğurlayan arkadaşlarıma telefon edip durumumu bildirdim. Nevzat Sarıtemur kardeşinin daha önce Şikagoda aktarma için bir gece kaldığı tanıdğı bir Türk olduğunu söyledi ve bana bir numara verdi. Aradım bana bir tarif verdiler ve ben United ile THY arasında mekik dokuduğum için hemen verilen tarifi anladım ve verilen tarife göre gittim ve -26 derece soğukta bilmediğim bir yerde tanımadığım birini bekliyordum. Neyse Cem Hocam beni arkadaşlarıyla paylaştığı evinde sağolsun iki gece misafir etti. Ne desem, nasıl desem, nasıl anlatılır bilemem ama özetle zor günlerdi. Bir daha asla THY istekli olmayacağım. Derken iki günün sorunda Pazar günü THY’nin uçağına bindim ve Türkiyeye geldim daha anlatacak pek şeyim var ise de size sadece Türkiyede tuttuğum notlardan bazılarıyla şimdilik veda edip inşallah  3 Martta videoda buluşmak ümidiyle diyorum.

19/01/09 İstanbul Atatürk Airport

iki günlük bir gecikmenin ardından buradayım. THY nin plansız işleri yine sahnede. Uçak bu kez 45 dakika önce indi. Beklemek zorundayım. Burada beklerken yurdumun insanlarına baktım hem acıdım, üzüldüm halimize hem de bağrıma bastım. Yarım yamalak dahi olsa insan benim insanımdı. Yani bendim. Beni ben yapan ben. Uzun hikaye… Nedendir bilinmez, teşekkür, özür bizim dilimize yakışmıyor olmalı ki kullanılmıyor. En sıcak örnek gelirken uçakta yaşandı. Hostes tarafından yapılan anonsların Türkçesinde lütfen veya teşekkürler kullanılmazken, İngilizcesinde bu kelimeler sular seller gibi aklıtıldı. Kuyruk kültürü veya kültürsüzlüğü…… veya bırak hepsini bu insanları yıllar yılı iyice tanıdığım için belki de sıradan geliyor. Buna alışmak istemesemde bir parçam bu bütüne ait olduğu için karşı koymam münkün değil gibi. Esas imtihanı yollarda yaşayacağım bakalım neler olacak. İnşallah bıraktığımdan daha iyi bir bütün bulurum. Göreceğiz, hatta görmekten öte hakkal yakin müşahade edeceğiz, yani yaşayacağız. O hayal veya kabus artık her nasıl telaffuz edersek onu hayatımıza hayat kılacağız. Neyi, neden veya nasıl düşünmem, ummam, beklemem gerektiğini bile kestirememem rağmen buradan bir an önce çıkıp gitmekten başka bir şey yok aklımda. Bu arada arabesk bir melodiyle çalan az önce önümden geöen adamın hali tavrı kavruk anadolu insanın bir özeti ve tarifiydi adeta.

20/01/09 4:46 pm Çırağan koleji

Allahım, bu kadar zorlanacağım aklıma gelmezdi. Baharı ardından gelen kış gibiydi yaşadıklarım.
Trafikte, arabasında yol aldığım arkadaşımın araba kullanırken ki tavırları, yol durumu, akış, sıkışıklık, duraklamalar, kornalar, sellektör yapmalar derken ister istemez kıyas başladı aklımda. Korktum, daha bir yıl olmuştu hakikatten ayrı kalalı halbuki demelere aldırmadan uyum çabaları başladı. En çok zorlayan dolmuşlar ve onları trafiğe yaptıkları, bitmek bilmez yol çalışmaları, metrobüs derken tam bir karmaşa ordusunun akınına uğradı aklım. Mesele bunun beğenmemek, aşağılamak, amerika böyle değil veya toplumu hor, hakir görmek değil mesele sadece tek derdim daha iyisini hak eden bu insanların buna neden sahip olamadıkları. Coğrafi arada kalmışlığımızın sadece onunla sınırlı kalmadığını kültürel, ekonomik, teknolojik, sosyal olarakta karşılığının olduğunu gördüm. Buna kahroldum daha iyisine sahip olmak imkanı varken sinir harbine mahkum olmanın Hiçbir makul gerekçesini bulamadım. Derken araba kullanmam icab etti ve olanlar oldu. Düz vites, yabancı bir araba, istanbul, bilmediğim bir adres derken benim için olabilecek tüm olumsuzlukların bir arada olduğu bir durumda araba kullanmak zorundaydım. Debriyajı kullanmayı unutmuş olmam maalesef en büyük sorunu oluşturmuş olsa da hemen peşinden gelen sebep olan yayalara öncelik düşüncesi beni bayağı korna sesi ve hatta küfür işitmek zorunda bıraktı. Sanırım fazladan bayağı zamana ihtiyacım olacak buna, bu bizim normalimize alışabilmek için. Doğru veya yanlış bilemeyecek, tanımlamaya çalışmayacağım sadece daha iyisinden bahsediyorum. Ve beni aslında en çok üzen daha kendi içindeki sorunları yola koyamamış olan bizlerin nasıl olupta dünyaya yeni bir mesaj sunabileceğimiz hakikatidir.

22/01/09 17:52 üsküdar beşiktaş iskelesi

artık iyice anladım ki bu göçebe hayat beni tüketmekte. Geçen her yanlış zaman telafi çarelerini adım adım yokluğa sürüklemekte.

İlkler

İlk ezan Erdoğan Yılmazın evinde öğlen namazı,
ilk ve cemaatle namaz aynı ver aynı vakit.
İlk camiide namaz Üsküdar Valide-i Cedid camii.
İlk Kur’an duyuşum Altunizade KM nezih uzel ve Haluk Dursun sohbeti.
İlk otobüs 11C.
İlk şehirler arası yolculuk Kamil koç İstanbul İzmir.
İlk vapur Üsküdar Beşiktaş,
İlk Türkçe söz. Merhaba kolay gelsin. Pasaport kontrolü yapan polise.
İlk kriz kredi kartımın iptal olması krizi.
İlk hayal krıklığım, istanbula karşı lakaytkığım.
İlk tanıdık Türk Atatürk.
Televizyonda ilk gördüğüm kanal ve kişi. TRT ve Obama.
İlk aldığım şey Yücel Arzen Cdsi.
Yokluğumda var olan ilk gördüğüm kişi Ömer Murat Yılmaz.
İlk farkettiğim şey eleştirmenin iyi bir eleştirilme sebebi olduğu.

harun@harunciplak.com ve +90533 272 52 85

2009 Ocak 1

7 comments

Yeni yılın başlangıcını kutlamak, geçen konuşmada verdiğimiz söz gereği bir kaç kelam etmek arzusundaydım ancak Ortadoğu’nun zengin züppesi İsrail’in devlet terörü işleyerek Gazze’de hava saldırısıyla akıtığı masum kanlarından sonra söyleyecek sözüm kalmadı. Sadece 17 Ocak Cumartesi günü İstanbul Atatürk hava limanına Şikago yoluyla Türk Hava Yollarının uçağıyla geleceğimi söyleyeyim.