Harun Çıplak | ::.. Harun Denilen Adam ..::

…::: Harun Denilen Adam :::…

Browsing Posts in Haziran

Yıllar yılı pek çoğunu okudum yazarların kimi kasıntı yapıyordu okurken kimi baygınlık veriyor. Elif Şafak öylesi değildi her zaman zor ve her zaman ne demek istediğini kendi istediği zaman anlayabilidiğimiz. İşte bu sebeple özeldi ve işte bu sebeple gizemli.

Pinhan, Bit Palas, Araf, Baba ve Piç, Siyah Süt ve Aşk. Romanları okunan, 0kundukça daha çok yazan ve daha çok okuna kalemi sağlam kalbi üretken bir bireydi Şafak. Aslına bakılırsa hala da öyle ama kendisininde pek ala bildiği hatta dile getirdiği gibi kaçınılmaz bir şekilde görünür oldu. (Bu kelimeyi popüler’in yerine kullanıyorum) Amma mevzu aşk olunca orada durmalıydı. Eli herşeye yeten yeni yetmeler gibi her mukaddese el uzatmamalıydı. Kısaca kitabı tahlile çalışacağım. Okumayanlar için olacak bu daha çok.

Sürekli olarak B hafti ile başlayan bölümlerle dolu olan beş ana bölümden ki bunlar aynı zamanda kainattaki beş elementi :) temsil ediyor. Toprak, Su, Rüzgar, Ateş, Boşluk . Belki bu sıralama Elif hanım içinde sözkonusudur. Önceleri toprak kadar sıradan, su kadar akışkan ve yersiz yurtsuz, rüzgar kadar uçarı olan Şafak boşlukla imtihan oluyor bu kez. Yavru balığın akşam eve gelince – Anne bugün okulda su diye bir şeyden bahsettiler nedir o demesi gibi. Herbiri bizden birer parça olan bu yaratılmışlara fazladan manalar yüklemiş yazar tıpkı Mevlana ile Şems’in 40 günlük halvetine 40 kural yüklemesi gibi.

Kitap iki farklı zaman diliminde iki farklı hikayeyi birleştiriyor zihnimizde.

Biri 2008 yılı Amerika Birleşik Devletleri Boston Şehrinde yaşayan göl kadar durgun Ella ve Nehir kadar Coşkun Zahara.

Diğeri 1242 Tebriz, Konya ve Bağdat’ta göl kadar durgun yaşayan Rumi ile coşkusu nehirlere denk Şems.

Yazar Ahir zamanı üçüncü ağzı ile tanımnlarken, evvel zamanı tıpkı Orhan Pamuk‘un Benim Adım Kırmızı’sında olduğu gibi bölümde rol alan kahraman veya kötü kişinin birinci ağzından anlatıyor. Zahara ve Şems ne kadar çılgınsa Mevlana ve Ella o kadar muvazeneli ve gönüllerine aşk düştükten gayrı maziyi mazie bırakabilen nadide şahsiyetler. Şafak’ın hangisini bize örnekleme niyetinde olduğunu bilemedim. Belki Şafak’ı da işte bu sebeple bu kadar çok tutuyorum. Gizem ve karmaşa, her hakikatten bir tutam onun ellerinde anlaşılan belki de ellrinde değil hayatında onu bilemeceğim.

Neticede tarihi bir gerçeğin arka planında kurguyla dahi olsa zor konuydu onun seçtiği. Her ne kadar Şems ile olan Halvet’inde dedikolardan bahsetmediği için eleştirilmiş olsa da başka türlüsü zaten ona yakışmazdı.  Sade bir safsataya koca bir hakikati değişmediği sevenlerini sevindirmiştir.

Hasılı, Aşk bana Unuttuklarımı hatırlatmış, Sufi’yi tanıtmıştır, farklılıkların ardında aslında ne ortaklıkların gizli olduğunu ayan etmiştir. Hakkının yenmemesi gereken Çöl güllerini ve Sarhoş Süleymanlara sa bir hayat hakkı tanıdığı bana fırsatlar sunduğu için Elif Hanıma hezar Tebrik.

Tomb of Jalal ad-Din Muhammad Rumi; Mevlâna ma...
Image via Wikipedia
A postage stamp honoring Rumi.
Image via Wikipedia
Reblog this post [with Zemanta]

Yaşadığımız coğrafya ve iklim şartları, jeopolitik konum ve yarına dair kaygılarımız, muasır medeniyet seviyesi ve var oluştan bugüne süre gelen tecrübelerimiz, inanç ve özgürlük arasındaki sıkı bağ bizim hayat karşısındaki duruşumuzu derinden etkiliyor. Bu duruş sıklıkla müracaat ettiğimiz üzere fikirlerimizle bezeniyor. Ve fikirlerimizle sağlamlık veya esneklik kazanıyor.
Yazar henüz Türkiye dışına çıkamadığı ve yabancı dil bilmediği için diğer milletlerin tecrübe ve alışkanlıklarını irdeleme fırsatı bulamamıştır. Bundan dolayı yalnızca güzel ülkemi bağlayan ifadelerim olacak. Evrensel bağlayıcılığı olan ifadeler umuyorum ki daha geniş görüş sahibi iyi kalemler tarafından kaleme alınacaktır.
Hemen her gün ve hemen her yerde cereyan eden hadiselerden hemen herkes farklı şeyler anlayıp farklı karara varıyor. Bu nokta çok mühim çünkü yolların ayrıldığı keskin dönemeç tam olarak işte burası. Ölçü nedir, nerede bulunur veya nereden dağıtılır bilemiyoruz. Ancak şu kadar var ki her kesimden, (din, dil, ırk ve inanç ayrımı olmaksızın) insanın değer yargılarını oluştururken ölçüye ihtiyacı var.
Eğer inandığın değerler bütününden asla zerre miktar şüphe etmiyor, sadece sana benzeyenlerle birlikte olup, kendin çalıp kendin oynuyor, genellemeler yapıyor, kesin hükümlerde bulunuyor ve asla eleştiriye tahammül edemediğinden diğer(ler)ini büyük bir yanlışlık içinde görüp on(lar)a acıyla birlikte tiksintiyle bakıyorsan tebrikler. Sen bir dava adamı olmuşsun demektir. Ve asla bu yoldan sapman, kopman, bozulman, yanlış yapman mümkün değildir. Sen idealindeki cennete, ütopyaya veya artık sen ona her ne ad koymuşsan ona doğru adım adım yol alıyorsun.
Öğrendiğimizde daha ilkokul sıralarındaydık yanılmıyorsam yontma taş, cilalı taş, tunç, demir, bakır çağlarını. Sonra orta çağ skolâstik düşünce, sonra İstanbul’un fethi, Fransız ihtilali falan derken şimdiye geldik. Şimdiye ne ad koyacağız peki. Nasıl tanımlayacağız onu. Bilgisayar çağı nasıl? Veya uzay çağı? Ya da bilgi çağı? Belki de (soğuk – sıcak) savaş çağı. İsmi her ne olursa olsun ahir zaman olduğu muhakkak. İşte bu ahir zamanda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz. Ve fikir oluştuktan sonra artık her bilgi, eylem, söz, şiir, şarkı ona güç veriyor. Artık her düşünce, fiil ve gelişme fikrin temelini sağlamlaştırıyor. Bunu yaparken de tahammülsüzlük giderek artıp, avuçlarından başlayarak tüm vücuduna yayılan bir karıncalanma oluyor. Sinirin boşalacak bahane arıyor ve herkese dost veya düşman nefretle söylenen tehditkâr ifadeler yüzünden ortam geriliyor. Kendi sesin o kadar çok ve gür çıkıyor ki başkasını duymaya fırsat bulamıyorsun.
Hâlbuki öyle olmamalı. Tıptaki bulgulardan biraz istifade edelim. Doktorlar demiyorlar mı ki: hep aynı gıdaları almak vücutta zafiyete yol açar. Peki, o zaman aynı fikirleri okumak, hep kendini dinlemek, hep kendi sesine hayran olmak zafiyete yol açmaz mı?
Radikallik deyince hemen akla “radikal dincilik” geliyor. Yalnız sanıldığı gibi radikallik yalnızca dini konulardan tahammülsüz olanlara has değildir. Kendi düşüncesini kusursuz görüp farklı görüşlere tahammül edemeyen ve onlara şöyle bir tepeden bakıp “bu çağda bu kafa” veya “aklı bu kadar eriyor, kapasite meselesi” v.b. iç konuşmalar yapanlar radikaldir. Bazen bir siyasi görüş, bazen sistem kaygısı, bazen özgürlük korkusu, bazense bunlardan tamamen bağımsız olarak makamını veya emir komuta zincirindeki gücünü kaybetme korkusu oluyor insanları radikalleştiren. Bazılarımızda ise radikallik adet haline gelmiştir. Her şeye muhalefet eden hiçbir şeyden haz ve lezzet alamayan ve hiçbir fikri, eylemi beğenmeyip sürekli bir suçlu arayanlardır bunlar. Sayıları azımsanmayacak kadar çoktur. Peki, kendimize şunu soralım. Taraf olmak neyin kabulü demek oluyor? Ben bu taraftayım veya ben şunlardanım, ben buncuyum gibi tanımların mahiyeti nedir? Sorumluluğu nedir? Tanpınar Huzur’1da “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol” diyor. Taraf olmak düşünce sisteminin geçmişine aidiyet mi demek yoksa gelecekte olacak olaylara dair de bir kabul mü var.
Her hangi bir taraftayken radikal olmanın faydaları:
1.Asla tereddüt yaşamazsın.
2.Kafa konforun bozulmaz.
3.Şüphe etmene gerek yoktur.
4.Geceleri rahat uyursun.
5.Vicdan azabı duymazsın.
6.Yarın acaba pişman olur muyum korkusuna kapılmazsın.
7.Kendinden emin olursun.
8.Her şeyi bilirsin ve herkese her şeyi anlatabilirsin..
9.Tartışmaya girmekten korkmazsın.
10.Empatiye asla müracaat etmezsin.
11.Anlamaya çalışmadığın için yorulmaz ve başını ellerinin arasına almazsın.
12.Saçlarınla daha uzun süre baş başa kalabilirsin.
13.Sana sorulan soruların cevabını ezbere bilirsin.
14.Herkesi tanır ve anlarsın.
15.Karşındakinin esas niyetini hemen çözersin. v.b.

Belki örnekler çoğaltılabilir. Ancak maksat hâsıl oldu diye düşünüyorum.
Özetle. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimiyle başlayan ve e-muhtırayla süren akabinde on iki nisan da Org. Yaşar Büyükanıt’ın Kuzey Irak beyanatı. Ali Sami Yen’de cereyan eden hadiseler. Güven Akkuş olayı ve Demokrat Parti başarısı (!) Bilderberg, Baykal – Erdoğan mücadelesi, okulda namaz falan derken hadiseler hep arka arkaya geldi. Ve bu süreç tahammülsüz ve sabırsız olanları hızla radikalleştirdi. Peki, bu radikalcilik oyunundan fayda gören veya bunu besleyen kimler derseniz. Bence AKP ve CHP. Çünkü son kamuoyu araştırmalarında göründüğü üzere her iki partinin de oyları artış gösterdi. Her iki meclis partisi (!) (merkez partisi değil meclis partisi) de oy arttırdı. Çünkü tabanlarını sevindiren ve karşı tarafı deliye döndüren iyi mesajlar verdiler. Ve başarıyla insanları radikalleştirdiler. Kısa vadede galiba kazandılar. Çünkü oy istiyorlar. Ancak uzun vadede bu adımlar ülkeyi nereye götürür bunu ön görmek fazla zor değil. Yakın tarihin acı dolu günleri on iki eylül süreci ve dökülen kardeşkanı hatırlanmalı. Radikallikle kendi kutbuna çekilen insanlarsa düşman olarak gördüğü ve “nasıl böyle düşünürler” dediği insanlara doğruyu göstermek üzere diş bilemeye başladılar.
Tüm hesapların görüleceği o zor gün gelmeden kendimize çeki düzen versek her halde en doğru işi yapmış oluruz.
Tüm kaarilerime doğurgan iç huzursuzlukları dilerim.