Harun Çıplak | ::.. Harun Denilen Adam ..::

…::: Harun Denilen Adam :::…

"Misafir Kalem" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Aforizmalar 3

Yorum yok

“Yaşamak” Sevinci

Bizim Dünyamız’da imanın hazzı ile yaşama sevinci, aynı gerçeğin farklı tezahürlerinden ibarettir. Bir çeşit sebep, sonuç ilişkisi içinde gelişen bu meselede, inanmak sebep, mutluluk sonuç gibi durmaktadır. İmanın hazzını duymak ise, pratikle mümkündür, pratik, yani ibadet. Müslümanların mutsuzluğu üzerine kafa yoranların bir de bu açıdan bakmalarında yarar olsa gerek.

Bölünmeler

İslam’ın varlık tasavvurunda, madde-mana bölünmesi yoktur. Zira Allah(cc) hem gayb hem de şahadet aleminin yegane Rabbi’dir ve alemleri mükemmel bir uyum içerisinde yaratmıştır. Burada, bırakınız birbiriyle çelişmeyi, tüm varlık birbirini bütünleyen bir interaktiviteye sahiptir. Madde alemindeki Vahidiyet (her şeyin Allah’tan geliyor olması), mana aleminde ve bu alemler arasında da vardır. Böyle bir “külli alem tasavvuru” bizi yüzyıllardır epistemolojik bölünmelerden korumuş ve kalp- kafa bütünlüğü içinde yaşamamıza olanak vermiştir.

Ancak, modernleşmeyle gelen meydan okuma, yabancı kavramlarla beraber (doğal olarak) yabancı efkarın ve metodolojinin de düşünce dünyamızda yer etmesine sebep olmuştur.

Netice olarak bizler, “bölünmemiş bir dünyanın”, bölünmüş-parçalanmış sakinleri haline gelmişizdir. Varlık alanını farklı bölgelere ayırmak, hele din ile dünyayı birbirinden ayrı krallıklar olarak hayal etmek, olsa olsa Batı’dan gelen rüzgarda neşv-ü nema bulmuş bir hastalıktır.

Ancak, modernleşmeyle hesabımız henüz bitmemiştir. Ve biz, bu hesaplaşmayı bitirdiğimiz zaman, tecrübemizin ışığı, memleket sınırlarımızın çok ötesinde bir aydınlık kuşak meydana getirecektir. .

Devlet-İnsan ve Mukaddes

Maddi kurumların en yükseği olan devlet, insanların, yaşamlarını devam ettirmek için -zoraki de olsa- doğuştan sahip oldukları hakların bir kısmını devrederek hayatiyet kazandırdıkları bir kurumdur. Çerçevesi maddi hayatın tanzimi ve insanların özgürlük ve güvenliğe dair olan sorunlarını çözmektir. Bu yönüyle devlet, vazgeçilmez olsa da, kutsal değildir. Hele Hegelcilerin sandığı gibi, Tanrının yeryüzünde yürüyüşü, asla değildir. Devlete atfedilecek olan kutsallık, kutsalın alanına yapılmış bir müdaheledir ve insanın kutsala yaptığı her müdahele hüsranla sonuçlanmıştır. İslam dünyasında devleti kutsallaştırmanın, insanoğlunun “son gerçek kutsalına” müdahelesi olacağını da hesaba katarak, olası hüsranın boyutlarını hesap ediniz.

Acı Çekmek Özgürlükse….

Biz acılarımızdan kaçarız, oysa der, Nietzche, acı en büyük öğretmendir. Acıdan özgürlüğe giden yol ancak tefekkür vasıtasıyla alınabilir. Acıları üzerine düşünen insan, en büyük acının, sonsuz yaşam donanımı ile sonlu bir yaşamı sürdürmek zorunda kalmak olduğunu farkedecektir. İşte size, özgürlüğe, ve hatta sonsuza açılan bir kapı.

Doğum Sancısı

Birçoklarına göre filozof, hakikatleri çalıp başkalaştırdığı için cezalandırılan kişidir. Ve bundandır acısı. Oysa ki yaşanan hep doğum sancısıdır filozofun dünyasında. Her fikir bir çocuktur ve filozoflar, tıpkı çiçekler gibi tozlaşmayla etkileşirler. Bir akıl/tefekkür/sezgi esintisi, birinin gerçeklerini diğerine temas ettirir ve bu temastan yeni gerçekler ortaya çıkar. Doğrusu, bu temasın tahrik gücü, oldukça yüksektir.

Yine Filozof

Filozofların ekserisi, hayatın anlam çizgisinin kaybolmaya yüz tuttuğu zamanlarda ortaya çıkmıştır. Kimselerin farketmediği bu boşluk, onları yutmuş ve böylece filozof, yeniden kendini bulmak üzere, kaybolmuştur. Kaybolmak evet bir ön şart değildir, amma, yaşadığı zamanın tortularından kurtulmanın da başka yolu yok gibidir. Önce dalacak, gözden kaybolacak, ve herkesin yok olduğu yerden o, inci mercan çıkaracaktır. İnci mercanın ise, “hazır burada yapılmışı” yoktur.

Yine de Filozof ve Yine Acı

Schopenhauer, acılarını kutsallaştırarak, kendini, Hristiyan terminolojisindeki Hz. İsa’ya benzetir bir yerde. Evet, O, tüm insanlığın acısını kendi bünyesinde toplamış ve tüm insanlığın faydasına vazgeçmiştir yaşamaktan.

Nietzche, herkesin “bu adam sıyırdı” dediği dönemde, ömrünün sonlarına doğru, evinin önünden geçerken, yediği bir kırbaç sonucu yıkılan bir ata sarılır ve hıçkıra hıçkıra ağlar. İkimiz de der, hayatımız boyunca hep acı çektik.

Heyhat.. “Bari karınız olsaydı, yanarken aydınlatmak”…

Aforizmalar 2

3 yorum

Aklın Hudutları

Aklın(salt aklın) sınırlarını (sınırlı olduğunu) en çok onun sınırlarında dolaşanlar bilirler. Bu konuda slogan düzeyini aşamayanlar ise, onu hudutsuz bir memba ve mürşit sanarlar. Akıl, olsa olsa bir alettir hakikat mesajlarını işleyen, işe yarar kılan..

Aklın sonsuzu kavramak gibi bir misyonu yoktur. Kavramak, sınır çizmektir çünki. Oysa akıl sonsuzluğun ancak varlığını kavrayabilir. Böyle bir anlayış için ise, işaretler yeterlidir.

İman için akıl gerek şarttır ancak yeter şart değildir. Çünki iman nuru aklı da içeren ve insana ait ne kadar latife varsa hepsini aydınlatan bir nurdur. Dini rasyonelleştirmeye çalışanlar, aslında dinin o bülend avazının aklın duyduğundan ibaret olduğunu sananlardır. İnsan akıldan ibaret olmadığı gibi, külli bir sistem olarak din de rasyonaliteden ibaret değildir.

Güç-Özgüven

Gücünü Kudreti Sonsuzdan (cc) alanların, güvenlerinin de sonsuz olması gerekir. Aksi takdirde, ya bir kavrayış sorunu ya da inanç eksikliği vardır.

Bir başka ihtimal ise, insanın bizzat kendini güçlü hissetmesidir ki, bu büsbütün yanlıştır. İnsan, ancak kendine takdir edilen güce, birtakım sebepler bahane kılınarak mazhar edilmiştir.

İnsan-Çiçek

İnsan, hangi çiçeği koklarsa onun kokusunu alır. Sürekli güzel kokular devşiren bir insan, güzel hissiyata mazhar olacağı gibi, sürekli kötü kokuları tercih edenin de bir zaman sonra bunu güzel zannetmek gibi trajik bir kaderi olur.

Müzik-Hayat

Bazan müzik o denli hayat olur ki, o kesildiğinde sen hala neden yaşadığına şaşarsın? Ahh, içimizdeki bu sonsuzluk tutkusu…Bu kadar gizli ve böyle aşikar. Hayat hikayemizi başından sonuna kuşatan şarkılar vardır ki, biz mi ondan, yoksa o mu bizden ilham almıştır tespit etmek zordur. Ve sonsuzluk, doğrusu harflerden daha çok notalara yakışıyor.

Şehir- İnsan- Kolektif Şuur

Nasıl ki evren, Esma-i İlahi’nin yansımalarından ibarettir, şehir de, insan iradesinin ve onda açığa çıkan kolektif şuurun maddileşmiş halidir. Hayata bakış, insana bakış ve bütünüyle alem tasavvuru, şehre damgasını vurur ve o kısaca varoluşumuzun imzasıdır.

ÂLEMİN ŞEKLİ AŞK YA SEN? Gecenin bilinmeyen bir vaktinde [nokta] ile başladı her şey. Nasıl ki her şey bir[nokta]ile başladı ise, bu da noktayla başladı. Gönlüm, kaderime adını yazmayı diledi. Kader ki; kalemin sinesinden kopan kelamın levh-i mahfuza bir hayat diye düşüşüydü. Yazayım derken adını, Elif çizildi gönlüme. O, kıvrıldı oldu âlemin “Ayın”ı. Şeklin “şın”ı vardı yanına, Kalbin “kaf”ı varınca sonuna. Var olanı anlamadım. Âlem, şekl, kalb ne demekti? Ne anlama geliyordu “ayın”, “şın” ve “kaf” ? Anlamadığımı anladım zaman, zaman zamansızlaştı. Her şey libasından sıyrıldı. Libas, madde idi. Madde sondu. Maddeden sıyrılan her şey [hiç]leşi yordu. [hiç] olan her şey, varlaşıyordu. Birden sessizliğin çığlığı yankılandı ufuklarımda. Âlem’de, Şekl’de, Kalb’de, [hiç] miş. Hiç, [aşk] imiş. Hiç olursan var olursun anlayışı hâkim imiş. Adın yazılmadı kaderime biliyorum. Her seferinde önümde engel. Aşk ve sen, yan yana gelmeyen dareyn. Birden kalktı gözümdeki perdeler. Hakikat, serildi önüme. Hakikatte, sen yoktun. Senin bir adında yokluktu. Aşkta, yokluk yoktu. Aşkın, var olmayanın var olma isteğinden öte değildi. Sen, gerçekten var olmadın hiç. Sen, şüpheli bir hayalettin. Sadece, altına girmeden önce bu toprak üzerinde bir süre tepindin. Her şeyi kaybetmek, gerçekten her şeyi kazanmak için bir başlangıçtı. Ancak senin kaybetmişliğin sonsuz kaybetmişliğe denkti. Noktayla başlayan o var olmayan varlığın, noktayla bitti. Sen bunu inkâr etsen de hiçbir zaman var olmadın, var olunması gereken yerde. Var olmayanların bilincine varınca, bilinçsizliğin bilincine vardım. Sen bilmenin bilinciyle ortaya çıkan bir bilinçsizliksin. Var olanı arıyorum artık var olması gereken yerde.Ey varlığıyla bana varlık katacak varlık. Yıllarca senin varlığına susamış halde var olmayanlarda varlık aradım. Her var olma isteyişimde var gibi görünenler, varlıktan farklı şeyler sundular bana. Kimi zaman ellerini, kimi zaman dudaklarını, kimi zaman gönüllerini var diye varlığıma sundular. Aldım gönlüme sunulanları var diye. Ancak, “ bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” sözünün hakikati göründü gönlüme. Onların varlığı, gönlüme darlıktı. Ey neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki farkı bilen gönlüm, bende kim ben olduysa onu bende gözet. Artık elleri, dudakları, gönülleri bırakıyorum. Burası sadece var olanların.

Aforizmalar

4 yorum

Mesuliyetin İdraki

Mesuliyet, zihinsel bir gayret sonucu vicdanda damıtılan bir meseledir ve her ferdin mesuliyet idraki, ait olduğu cemiyetin alem tasavvurunun şifrelerini taşır.

İnsanoğlunun hayatı anlamlandırma çabaları ve varoluşun idraki, hep mesuliyet havuzunu besleyen ırmaklar gibidir. Dengenin devam etmesi için çabanın sürekli olması gerekir. Yoksa bilinç, su akmayan göller gibi kurur.

Hürriyetin idraki

Hürriyetle mesuliyet, bir gerçeğin iki yüzü gibidir. Biri olmadan diğeri vücud bulamaz. Dağlardan ağır yükler yüklenen insan, evvelinde “elestü” bezminin konuğu olmuştur.

Bunu derken Varoluşçular gibi, sınırsız ve her türlü anlamlandırmaya açık bir hürriyetten bahsetmiyoruz. Ruhun kendini keşfine sebep olacak bir çile ve rahatsızlık döneminin ardından gerçekleştirilen büyük fethin adıdır, hürriyet.

Akıl

Hürriyet ve mes’uliyetin birlikte varolduğu platformun adıdır, akıl.

Mecnun

Mecnun Leylanın gözlerinde tevehhüm-ü ebediyeti keşfetmiş olsa gerektir. Aynanın ardındaki sır. Buna giden yolun bu denli dolaylı olması da insanoğlunun trajedisi. Trajediyi üretense zannedildiği gibi kader değil, akıldır.

Dramatik İnsan

Hayatının yarısında hayatın cahili olan insanın, geliştikçe ve öğrendikçe eskimesi ne ilginçtir. Yani hayatımızda tekamül ve inkırazın elele ve eş zamanlı yürümesi. Tüm bunların bu dünyaya göre verildiğini düşünen insan, ne kadar dramatiktir.

Endişe

Endişenin ipliğine inci mercan dizmek mümkünken, cam parçalarıyla uğraşmak ne acıdır. Sonsuzda yansıması olmayan şeylerin inci mercan olması ne kadar imkansızsa, Sonsuz eksenli yaşamıyanın, inci mercan bulması da o kadar imkansızdır.

Absürd

Ahiret olmadan dünya ve içindekilerin tek anlamı vardır; absürd. Absürd, anlamını kaybedendir.

Gönül

Ötelere seyahate çıkanlar yola hep gönülden çıkmış ve ırmaklar gibi buharlaşıp yine gönüle dökülmüşlerdir. Nasıl ki, genelde insan, özelde Hz. Muhammed (sav) varlığın “hem sebebi hem neticesidir”, gönül de bu kutsal yolculukta, “hem başlangıç hem de sondur.” Hatta yolculuğun tamamı da gönülde gerçekleşmiştir denilebilir. Gönül ki, Hakk’ ın (cc) nazargahıdır. Esma’nın yansıması gönülde olur. Gönlü keşfedemeyenler, salt akılla yola çıkanlar, Hakk’ın (cc) doğrudan ilhamlarını ıskaladıklarından, bir ömür didinip dururlar da, onların gönül ehline göre durumları, ateş böceğinin, Güneşe olan durumu gibi olur. Güneşin yokluğunda üretilen, aydınlatmaktan ziyade etrafın karanlığını gösteren bir çeşit ışık…

Kardeşlik

1 yorum

Kardeşlik, sadece dil ile söylemesi kolay olan, fakat derinlerinde büyük sırların saklandığı bir haslet.

Anlatması kolay, anlatanı çok, uygulayanı azdır kardeşliğin. Bugün Dünya üzerinde yaşananlarda bunun en büyük göstergesi. Zira uygulaması, anlatması kadar kolay olsaydı, şu an yaşanılası bir Dünya’da hayatımızı sürdürüyor olacaktık..

Kardeşliğin kutsallığını Kelamullah, “Kardeşsiniz” diyerek vurgulamıştır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahü aleyhi vessellem) de, “Kardeş Olun” diyerek, bu yüce hükmü bize tekrar etmiştir. Mevcut durumumuzu görerek, kardeşlik adına edilen yüce beyanları doğrulamak bize düşmez ama bir kere daha zaman, aradan gecen asırlara rağmen tüm Dünya’ya “Sadakte” diye haykırıyor…

Bu sırlı emirlerin ışığında yol alıp gidenlerin durumu ise bizlere hüsn-ü misal olmaktadır: Çıkarlar uğruna kardeşin kardeşi öldürdüğü belki bundan da daha kötüsü öz evlatların toprağa diri diri gömüldüğü bir devirden, kardeşlik adına her şeyini feda edebilecek seviyeye yükselenlerin destanı. Kardeşlik hesabına Dünya üzerinde yapılabilecek her türlü fedakârlıkları yapan Ensar ve Muhacirin’in destanı. Evinde kalan son bir tas çorbayı kendi ailesine değil de kardeşine yedirenlerin destanı. Evet, bunlar gerçek birer Kardeşlik Destanı’dır. Ama sadece kendi devrine ait yaşanmış bitmiş değillerdir. Onlar yaşadıkları ile nasıl kardeş olunması gerektiğini göstermişler ve hala göstermeye devam etmektedirler.

Aradan geçen asırlar, kardeşliğin sadece o devirde yaşanmadığını anlatan hadiselerle doludur. Ve bu hadiselerin birçoğunu kendi öz tarihimizde görmekteyiz. Adeta kafamızı çevirip arkamıza baksak bu hüsn-ü misallerden bir tanesi ile burun buruna geleceğiz. Bakışlarımızı biraz geriye çevirsek, sabah gelen müşterisi ile ilk siftahını yapan esnafın, komşusunun da siftah yapması için müşteriyi yan tarafa götürdüğünü göreceğiz. Gözlerimizi 20. asra yaklaştırsak Çanakkale’de omuz omuza kahramanlık mücadelesine giren Türk, Kürt, Laz, Çerkez askerleri seyredeceğiz. Ve yine Çanakkale’de Dünya kardeşliği adına yaralanan Anzak askerlerini sırtlayan Mehmetçiklerin haline şahit olacağız.

Bu kadar yakınımızda böyle güzel örnekler varken, bizler 21. asrın ilk senelerini kardeşlik adına buruk yaşıyoruz. Arada kalan zaman dilimlerinde aramızdaki sevgiyi bozmak isteyenlerin kazdığı çukurlardan çıkmaya uğraşıyoruz. Ve hasretle umumi kardeşliğin geleceği günleri bekliyoruz.

Bizler bekliyoruz ama bu konuda beklemeye tahammülü olmayan, durmayı kendilerine yediremeyen, kardeşlik müessesesini tekrardan ayağa kaldırmak için her türlü zorluklara göğüs geren bir gönüllüler ordusu var. O hasret türküleri yakılan kardeşlik günlerini bir an önce geri getirmeye çalışan fedakârlar topluluğu var.

Kurban Bayramı’nı evde ailemle beraber geçireyim demek yerine, fedakâr arkadaşlarıyla beraber ülkenin doğusuna gidip kurbanını, kurban kesemeyen kardeşleri ile beraber kesip paylaşanlar, geçen her dakikanın kıymetli olduğunu bilip vakit fevtetmeden kardeşlerinin ihtiyaçlarını sırtlayıp, kurbanda oluşturulan muhabbetin devamını isteyenlerin bulunduğu fedakârlar topluluğu.

Kardeşliğin ülkemize has bir özellik olmadığını kanıtlamak istercesine Dünya’nın dört bir yanına gidip, harcı sevgiden karılmış okullar kuran bu fedakârlar, tüm dünya insanlığının ortak paydada birleştirilebileceğini bizlere gösterdiler ve göstermekteler.

Bu gönüllüler ordusu, gönül penceremizden içeri adeta güneş misali sızıp, ümit tohumlarımızı yeşerttiler. Acaba diye şüphe ederek baktığımız olmazlarımızın olabileceğini gösterdiler. Ve şimdilerde dostların ittifakla söylediği, gelecekte tüm Dünya’nın bahsedip, tarih sayfalarının not edeceği bir destan yazıyorlar.

Gelecek adına yaşanılası bir Dünya temenni ediyorsak, şimdiden kardeşlik tohumlarını toprağa saçmamız gerekiyor. Nasıl ki şu an ki durumumuzdan dolayı bizden önce gelip, kardeşliğimizi bozan nesillerden hak iddia ediyorsak; emin olalım eğer üstümüze düşeni yapmazsak bizden sonra gelenlerde aynı hakkı bizden isteyeceklerdir.

Bu son satırlarda bir Sefil’in, sefil bir çağrısı olsun: O halde gelin yazılacak olan bu destanın bir sayfasında yer edinelim. Nefsimize ve şeytanımıza yenik düşmekten iradelerimizin hakkını vererek kurtulalım ve elimizden ne geliyorsa bu sevda uğruna sarfedelim. İsmimiz tarih sayfalarında geçmeyecek bile olsa, asıl kaydı tutan Zat’ın bizlerin ismini not edeceğini düşünerek bu davaya destek olalım.

Dunyadaki hayat sahipleri olarak nelere sahibiz acaba? Zamana, paraya, sagliga, iyi anne babalara, belki iyi eslere, guzel arkadaslara, temiz sicilli mazilere, gurur duyulacak bir tarihe, umutlarla dolu yarinlara, yasama sevincine, ozlemlere, hislere, dikkatli adimlara, saglam zeminli dusuncelere. Ornekler sonuna vasil olunamayacak kadar cogaltilabilir. Sahib oldugumuz halde farkinda olmadiklarimiz pek cok. Misal, bobreginin calismasinda bir sorun olmayan biri vucudunun o bolgesinde bobrek oldugunu bilmez. Cunku bobrek ona orada oldugunu henuz hatirlatmamistir. Simdilerde ne zaman birilerinin bebek beklediklerini ogrensem onlari anne baba olacaklari icin tebrik ederken hemen pesine bir bebegin dogdugunda sahip olmasi muhtemel o kadar hastalik varken bebegin saglikli dogmasinin mucize olacagini soylemek istiyorum. Lakin onlari endiselendirmekten ictinab ettigim icin bunu yapmiyorum.

Velhasil hersey yolundayken akla hucum eden onca sey olmasina ragmen, basimiz dara dusunce bunlarin hicbirinin akla gelmemesi sayan-i hayrettir. Sahip olduklarimizin pek azinin kiymetini onu kaybetmeden bilebiliyoruz. Mesela; evli olanlar icin kolay olsa gerek esini elestirmek, yargilamak, onu dusunce veya davranis kaliplarina sokmak, begenmemek, kusurlarini ortaya sacip dokmek kavgalar icin malzeme toplamak. Evli degilim ama bir seyi bilmek icin illaki tecrubeye gerek var mi? Misal ucurumdan atlarsan olecegini tecrube etmesen bile bilirsin. Yahut bicagi eline bastirdiginda kesecegine suphen var mi? Hasili sahip olduklarimizi dusununce, sahip olmak yetmez sahip cikmak gerek demek geliyor icimden. Insan zamana nasil sahip cikar, onu kendi hesabina nasil kullanirsin bunu bilemiyorum. Fakat bildigim bir sey var ki bunu mutlaka yapmali.

Eski zamanlarda ugurlarina can feda annelerimiz birinin fayda gordugu bir ilaci, bunyeye, yasa, agri veya acinin turune bakmadan baska bir bunyeye uygulamaya kalkarlardi. Sonra fayda goremeyince de ilaca kusur bulunur ve mesele umutsuzca kapatilirdi. Bu dahi bir cozum gayreti ama beyhude bir gayret. Merhum Tanpinar “Beyhude calisan cabuk yorulur” buyuruyor. Her ilac her bunyeye sifa olmaz. Eger fayda gorecegin bir fikir, bir ilac, bir deva veya bir cozum ariyorsan, sana hitab edeni yani sana ozel olani bulmalisin.
Dinlerin, dillerin, kulturlerin, mezhep, siyasi parti ve tarikatlarin farkliliklarinda bir hikmet olacabilecegeni dusunuyorum.

Surgundeki sairimiz Nazim Hikmet Ran bir siirinde
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine”
hitabiyla bize seslenirken. Belki kendi hayatinda basaramadigi seyi istiyor bizden.

Bir isyerinde, okulda, yolculukta veya ayni evde yasayan herkes bilir ki birlikte yasamak hayli zor bir meseledir. Hem birey olmanin, hem de bir butunun parcasi olmanin hakkini vereceksin, elestirirken belden asagi vurma kolayligina dusmeyecek, bireylerin fakliliklarini zenginlik olarak gorecek, farkliliklardan ziyade ortak noktalar uzerinde calisacak ve bunlari nazari itibara alacaksin, tahammulsuzluk batakligina dusmeyecek ve hatta bunun adi fedalarliksa birlikte yasamak icin turlu fedakarliklari goze alacaksin. Ve asla unutmayacaksin ki agac olmadan orman olamaz.

Bir zamanlar Allah rahmet eylesin Ecevit Basbakanken derdim ki kendi kendime “Yahu bu isler o kadar da zora benzemiyor belki ben de birgun bu yola girerim” deyip basliyordum saydirmaya. Ama simdi durum cok farkli. Cunku yurunen yollarin ne kadar uzun ve zahmetli oldugunu gordum. Gotdukten sonra da acikcasi gozum kesmiyor. Yapmanin ne kadar zor oldugunu gordukce o isi yapanlara karsi tavir almaktan geri duruyorum.

Bir isin nasil yapilacagini en iyi ogrendigim zamanlar koyde kahvehane mac seyrederkendi. Bir oyuncu musait durumda topu kaleye degil de daglara taslara yollayinca baslanirdi hemen tarif etmeye. Sunu soyle yapsana, ayaginin surasiyla vursana falan. Ayni topu kendilerine versen ne yapacagi belli oldugu halde konusmaktan geri kalmazlardi. Idareci konumundaki insanlarin calip cirptiklarindan sikayet edenlerin “ah o imkanlar bir de ben de olsa ben de su kadar asiririm” demeleri isin mantigini ortaya koyuyor sanirim. Onlara gore yanlis olan calmak degil, calanin kendisi degil de bir baskasi olmasi. Haricten gazel okumak isin kolay yani. Mesele kendi et ve kemigimize geldiginde isin rengi nasil da degisiveriyor degil mi? Simdi soralim kendimize hangisi daha gercek. Kitabin ortasindan konustugumuz hal mi? Yoksa hayatimizda tatbik ettigimiz hal mi?

Baskasi sana kizinca sinirlendigin halde sen baskasina sinirlenmekte bir beis gormuyor hatta bunun icin kendince makul bahneneler buluyorsun. Ilginc. Gercekten cok ilginc. Ogretmenlerin veya hocalarin evlatlarinin, onlarin nasihatlerinden nasipsiz olmasi. Isinde basarili yoneticilerinin iyi arkadas olamamalari veya evliklerinde, ailerinde sorunlar yasamalari tamamen kafayi sakata sokan meseleler. Demek ki ilactan sifa ummakta oldugu gibi burada da ayni cozum gecerli. Her hukum, her hareket ayni neticeyi vermiyor. Bir iste basarili olmak bizi tumden basarili kilmiyor. Tarihten gecmek iyi ama ya diger dersler ne olacak.

Hulasa etmek icin sununla bitirelim. Isin kolayina tevessul etmeden, hakkini vererek, bir takim fedakarliklari goze alacak ve birlikte yasamak icin gonullu olmaliyiz.

Bir yere, bir fikre, bir aliskanliga yabanci olanlar hemen belli olur. Ozellikle bizim gibi zorunlu askerlik anlayisinin oldugu cografyalarda askerlikte ilk gunun nasil gectigi konunun tam ozetidir. Ama burada bahsedecegimiz yabancilik bundan biraz daha farkli bir zeminde duruyor. Zemini farkli cunku hitab ettigi kisim hayatimizda yeni bir yerde duruyor. Ben uc ay gibi bir zamandir Amerika’dayim. Geldigim gunden bu yana surekli yeni kurallar, kanunlar, surecler ve aliskanliklar ogrendim. Ilk zamanlarda cok garip gelen, hosuma gden veya gitmeyen herseyi dusunmekten kendimi alamiyordum, oysa simdi durum cokca degisti. Artik hersey siradanlasti. Artik garip birsey ogrensem soyle diyorum. “Simdiye kadar ki garip seylerden biri daha” veya “Eee burasi Amerika olacak o kadar.”. Yani artik hassasiyetimi kaybetmisim. Daha az sasiriyor ve daha az farkli yonleri yakalamaya calisiyorum. Biliyorum ki bir sure sonra bu dahi kaybolacak. Ve hersey siradanlasacak. Buna mani olabilirmiyim veya olmaya calismalimiyim diye soruyorum kendime. Evvel zaman icinde bir mecliste yeni musluman olan birinin bir sozunu soylediklerinde hayretler icinde kalmistim. O zat demis ki “yatsi namazi ile sabah namazinin arasi cok uzun diye cok uzuluyorum.” Yabancilik, belki de o kadar kotu birsey olmasa gerek diye dusunmeye basliyor insan. Bir de kendi hayatimiza bakalim. Hayatimiz siradanlastigi icin kim bilir ne kadar cok seyi gozden kaciriyoruz. Belki esimizde, belki isimizde, belki 24 saat belki de bir omurde, bakis hassiyetimizi kaybettigimiz icin kimbilir hangi hadiseleri veya gelismeleri iskaliyoruz. Belki cantamizdaki taslari oradan cikarip yeniden bakma ve tanimlaya, siniflandirmaya ihtiyacimiz vardir. Kimbilir neler bulacagiz orada. Belki kaybettigimizi sandigimiz yitik hazinemiz aslinda hala bizimle birliktedir.
Bu mevzuya bir bakis acisi daha katmakta fayda goruyorum. Siklikla kullandigimiz bazi ifadeler var. “Bunu Vatan icin yapiyorum”. “Milletime canim feda”. “Allah rizasi icin…..” gibi. Hatta belki bunlara Ataturk’un ne zaman ve nerede kimlere hitaben soyledigi belli olmayan “Mevzu bahis vatan ise, gerisi teferruattir.” sozu de ilave edilebilir. Malumunuz bu soz son zamanlarda siklikla kullanildi ve sanirim Cumhuriyet Bassavcisi’nin actigi kapatma davasi da bu mealde degerlendirilebilir. Mahiyeti veya nereye varacagi dusunulmeyen bu tip sozlerle insanlar darbe de yapar, adamda asar, cete de kurar, cihadda ilan eder, teroristte olur. Ama ciktiklari yolu onlarin nereye goturecegine kendileri karar veremez duruma gelirler. Baslamak veya baslatmak ellerinde iken korkarim durdurmak ve bitirmek elinden gelmez. Bunlar artik sirdanlastilar maalesef. Tabir-i digerle slogana donustu. Ama bu meseleye hem hassiyeti arttirmak hem de saglama yapmak icin bir de su acidan bakalim. Slogandan once sunu dusunelim. “Bu yaptigim isten Vatanimin menfaati ne?” “Ben bunu yapiyorum ama Milletin kazanci ne olacak bu isin neticesinde?” “Bu yaptigim isten Allah razi mi acaba”
Hasili; yasamak ve yasatmak varken niye olumun soguk yuzunu gosteriyoruz bir birimize.
Cenneti birlikte yasamak varken karsindakini cehenneme yollama hevesi niye?

Peşinden sağanak yağmurlar mı yoksa kanımızı donduran ayazlar mı gelir?
Bir yürek yangınından arda kalan neden sadece birkaç damla değer(!)siz gözyaşı olur?
Ve neden attığımız her adım bizi bizden daha da uzaklaştırır?
Yalnızlık bir kader midir?
Yoksa bir seçim mi?
Gidenin peşinden gidememek ve bakide kalmaya rıza göstermek korkaklık mı?
Yoksa teslimiyet mi?
Peki ya. Aşkın üzerimizdeki hakkı?
Nasıl ki Ana-Baba’nın, vatan ve milletin üzerimizde hakkı varsa Aşk’ında üzerimizde hakkı yok mu?
Cevapsız soruları hiç sormamak mı daha akıllıca yoksa hiç olmazsa sormak mı?
Kelimelerin kifayet etmediği bir hal ve keyfiyeti yaşarken derdine muttali olmaya layık olmayana derdini izah etmemek bir ketumluk mu?
Yoksa isabet mi?
İnsan nasıl ki konuştuğu kadar bilmiyorsa aynen öyle de dert sahibi de anlattığı yahut hissettiği kadar çile çekmiyor. Bir yaşayıp on bir anlatmıyor mu?
Leyla’yı Leyla yapan aslında Mecnun değil mi?
Eğer Mecnun Mecnun’luğunu yapmasa daha doğrusu Kays Mecnun’a dönüşmeseydi Leyla bildiğimiz aşina olduğumuz Leyla olabilir miydi?
Yalnızlık içtimai, ailevi, idari problemlere hiç de iyi gelmediği halde insan niye yalnızlığa sığınıyor?
Neden Âşıklar maşuklarına vasıl olmayınca meşhur oluyorlar? Vuslatın neyi kötü ki?
Peki ya yalnız kalmak tercihimize bağlı değil de, bir biçarelik hali ise? Yani seçme şansımız yok idiyse?
Zaman geriye dönmediği halde insan neden maziyi özler?
Giden sevgililer dönmeyeceklerse neden yolları beklenir?
Gidenin cesareti varda onun için mi gider yoksa bu bir yaradılış mıdır?
Hani insanların kimi avcı, kimisi evci olurmuş ya bu öyle bir seçim mi? Yani nasip mi?
“Gidene kal, kalana git demem” kelamı bir mertlik kıstası olabilir mi?
Giden nasibini armaya mı gider yoksa kalan nasibini mi bekler?
Eğer hayır ve şer belli olsaydı dünyanın mevcut düzeni değişir miydi?
Yani kabuller, redler, kıyaslar, emirler, tanımlar, sınırlar, haklar ve batıllar v.s. v.s. v.s.
Özlemek veya müştak olmak neden insanı neden zinde tutar?
Doğruluk yahut yanlışlığına inandığımız bir işi, fiili, eylemi yapmaktan bizi alıkoyan nedir?
Korkular mı? Konfor düşkünlüğü mü? Yarın yaparım düşüncesi mi? Henüz erken mi? El alem ne der mi? İdrak eksikliği mi? Cesaret eksikliği? Pişmanlığın ağır faturası? İradi zayıflık? Alışkanlıklara esaret? Yeni bir benin acabaları?
Hayat ve anlamı ve amacı ve sonu ve yeni başlangıçları, giriş gelişme sonuç kompozisyonlarının zorluğuyla birlikte ele alındığında niçin hep üstümüze üstümüze gelip bizi yutacak kadar büyük anaforlar haline gelirken ne kadar kaçarsak kaçalım ona maruz kalıyoruz???????

Yaşadığımız coğrafya ve iklim şartları, jeopolitik konum ve yarına dair kaygılarımız, muasır medeniyet seviyesi ve var oluştan bugüne süre gelen tecrübelerimiz, inanç ve özgürlük arasındaki sıkı bağ bizim hayat karşısındaki duruşumuzu derinden etkiliyor. Bu duruş sıklıkla müracaat ettiğimiz üzere fikirlerimizle bezeniyor. Ve fikirlerimizle sağlamlık veya esneklik kazanıyor.
Yazar henüz Türkiye dışına çıkamadığı ve yabancı dil bilmediği için diğer milletlerin tecrübe ve alışkanlıklarını irdeleme fırsatı bulamamıştır. Bundan dolayı yalnızca güzel ülkemi bağlayan ifadelerim olacak. Evrensel bağlayıcılığı olan ifadeler umuyorum ki daha geniş görüş sahibi iyi kalemler tarafından kaleme alınacaktır.
Hemen her gün ve hemen her yerde cereyan eden hadiselerden hemen herkes farklı şeyler anlayıp farklı karara varıyor. Bu nokta çok mühim çünkü yolların ayrıldığı keskin dönemeç tam olarak işte burası. Ölçü nedir, nerede bulunur veya nereden dağıtılır bilemiyoruz. Ancak şu kadar var ki her kesimden, (din, dil, ırk ve inanç ayrımı olmaksızın) insanın değer yargılarını oluştururken ölçüye ihtiyacı var.
Eğer inandığın değerler bütününden asla zerre miktar şüphe etmiyor, sadece sana benzeyenlerle birlikte olup, kendin çalıp kendin oynuyor, genellemeler yapıyor, kesin hükümlerde bulunuyor ve asla eleştiriye tahammül edemediğinden diğer(ler)ini büyük bir yanlışlık içinde görüp on(lar)a acıyla birlikte tiksintiyle bakıyorsan tebrikler. Sen bir dava adamı olmuşsun demektir. Ve asla bu yoldan sapman, kopman, bozulman, yanlış yapman mümkün değildir. Sen idealindeki cennete, ütopyaya veya artık sen ona her ne ad koymuşsan ona doğru adım adım yol alıyorsun.
Öğrendiğimizde daha ilkokul sıralarındaydık yanılmıyorsam yontma taş, cilalı taş, tunç, demir, bakır çağlarını. Sonra orta çağ skolâstik düşünce, sonra İstanbul’un fethi, Fransız ihtilali falan derken şimdiye geldik. Şimdiye ne ad koyacağız peki. Nasıl tanımlayacağız onu. Bilgisayar çağı nasıl? Veya uzay çağı? Ya da bilgi çağı? Belki de (soğuk – sıcak) savaş çağı. İsmi her ne olursa olsun ahir zaman olduğu muhakkak. İşte bu ahir zamanda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz. Ve fikir oluştuktan sonra artık her bilgi, eylem, söz, şiir, şarkı ona güç veriyor. Artık her düşünce, fiil ve gelişme fikrin temelini sağlamlaştırıyor. Bunu yaparken de tahammülsüzlük giderek artıp, avuçlarından başlayarak tüm vücuduna yayılan bir karıncalanma oluyor. Sinirin boşalacak bahane arıyor ve herkese dost veya düşman nefretle söylenen tehditkâr ifadeler yüzünden ortam geriliyor. Kendi sesin o kadar çok ve gür çıkıyor ki başkasını duymaya fırsat bulamıyorsun.
Hâlbuki öyle olmamalı. Tıptaki bulgulardan biraz istifade edelim. Doktorlar demiyorlar mı ki: hep aynı gıdaları almak vücutta zafiyete yol açar. Peki, o zaman aynı fikirleri okumak, hep kendini dinlemek, hep kendi sesine hayran olmak zafiyete yol açmaz mı?
Radikallik deyince hemen akla “radikal dincilik” geliyor. Yalnız sanıldığı gibi radikallik yalnızca dini konulardan tahammülsüz olanlara has değildir. Kendi düşüncesini kusursuz görüp farklı görüşlere tahammül edemeyen ve onlara şöyle bir tepeden bakıp “bu çağda bu kafa” veya “aklı bu kadar eriyor, kapasite meselesi” v.b. iç konuşmalar yapanlar radikaldir. Bazen bir siyasi görüş, bazen sistem kaygısı, bazen özgürlük korkusu, bazense bunlardan tamamen bağımsız olarak makamını veya emir komuta zincirindeki gücünü kaybetme korkusu oluyor insanları radikalleştiren. Bazılarımızda ise radikallik adet haline gelmiştir. Her şeye muhalefet eden hiçbir şeyden haz ve lezzet alamayan ve hiçbir fikri, eylemi beğenmeyip sürekli bir suçlu arayanlardır bunlar. Sayıları azımsanmayacak kadar çoktur. Peki, kendimize şunu soralım. Taraf olmak neyin kabulü demek oluyor? Ben bu taraftayım veya ben şunlardanım, ben buncuyum gibi tanımların mahiyeti nedir? Sorumluluğu nedir? Tanpınar Huzur’1da “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol” diyor. Taraf olmak düşünce sisteminin geçmişine aidiyet mi demek yoksa gelecekte olacak olaylara dair de bir kabul mü var.
Her hangi bir taraftayken radikal olmanın faydaları:
1.Asla tereddüt yaşamazsın.
2.Kafa konforun bozulmaz.
3.Şüphe etmene gerek yoktur.
4.Geceleri rahat uyursun.
5.Vicdan azabı duymazsın.
6.Yarın acaba pişman olur muyum korkusuna kapılmazsın.
7.Kendinden emin olursun.
8.Her şeyi bilirsin ve herkese her şeyi anlatabilirsin..
9.Tartışmaya girmekten korkmazsın.
10.Empatiye asla müracaat etmezsin.
11.Anlamaya çalışmadığın için yorulmaz ve başını ellerinin arasına almazsın.
12.Saçlarınla daha uzun süre baş başa kalabilirsin.
13.Sana sorulan soruların cevabını ezbere bilirsin.
14.Herkesi tanır ve anlarsın.
15.Karşındakinin esas niyetini hemen çözersin. v.b.

Belki örnekler çoğaltılabilir. Ancak maksat hâsıl oldu diye düşünüyorum.
Özetle. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimiyle başlayan ve e-muhtırayla süren akabinde on iki nisan da Org. Yaşar Büyükanıt’ın Kuzey Irak beyanatı. Ali Sami Yen’de cereyan eden hadiseler. Güven Akkuş olayı ve Demokrat Parti başarısı (!) Bilderberg, Baykal – Erdoğan mücadelesi, okulda namaz falan derken hadiseler hep arka arkaya geldi. Ve bu süreç tahammülsüz ve sabırsız olanları hızla radikalleştirdi. Peki, bu radikalcilik oyunundan fayda gören veya bunu besleyen kimler derseniz. Bence AKP ve CHP. Çünkü son kamuoyu araştırmalarında göründüğü üzere her iki partinin de oyları artış gösterdi. Her iki meclis partisi (!) (merkez partisi değil meclis partisi) de oy arttırdı. Çünkü tabanlarını sevindiren ve karşı tarafı deliye döndüren iyi mesajlar verdiler. Ve başarıyla insanları radikalleştirdiler. Kısa vadede galiba kazandılar. Çünkü oy istiyorlar. Ancak uzun vadede bu adımlar ülkeyi nereye götürür bunu ön görmek fazla zor değil. Yakın tarihin acı dolu günleri on iki eylül süreci ve dökülen kardeşkanı hatırlanmalı. Radikallikle kendi kutbuna çekilen insanlarsa düşman olarak gördüğü ve “nasıl böyle düşünürler” dediği insanlara doğruyu göstermek üzere diş bilemeye başladılar.
Tüm hesapların görüleceği o zor gün gelmeden kendimize çeki düzen versek her halde en doğru işi yapmış oluruz.
Tüm kaarilerime doğurgan iç huzursuzlukları dilerim.

Nerdesin

Yorum yok

Allah(c.c.) Âdem Aleyhiselam’ı ve Havva anamızı yarattı. Ve işledikleri bir meş’um fiil sebebiyle onları dünyaya, ayrı ayrı beldelere gönderdi ve ayrılık adına ilk tecrübe böylece başlamış oldu. Ayrılık Âdem için hem cennet’ten hem Havva’dan, hem de Cemalullah’tan ayrılıktı. Ve ihtimal ki Âdem’in ilk imtihanı ayrılıkla oldu.
Evet; aradan belki bin, belki binler, belki de milyonlarca yıl geçti. Gaybı ancak Allah bilebilir. Ancak bizim de bildiğimiz şudur ki. Ayrılık serencamı hiç durmadı. Ara vermedi. Her faninin başında, hep bir devrin veya dönemin baş aktörü olarak karşımıza çıktı.
Tarih sahasında savaşlar, kanla çizilen sınırlar ve bu sınırların ardında uzakta kalan sevgililer, oğullar, analar, canlar ve cananlar hep var ola geldi. Hatta her bağımsızlık veya her başarı(!) ayrılığa göğüs geren veya en azından göze alan insanların omuzlarında yükseldi. Hani bir sözde denildiği gibi “o da şehit olmak istiyordu. Ama bilmiyordu ki şehit olabilmek için önce gaziliğe göze almak gerekiyordu.”
Tarih bu kadar uzun olur da bu uzun tarihin tozlu yapraklarında meşhur ayrılıklar olmaz mı? Elbette olur ve var. ilk anda akla gelenler: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, az daha unutuyorduk Mevzuya serlevha yaptığımız Âdem ile Havva. Ayrılık illaki her ikisi de hayatta olduğu halde kavuşamama halinde mi olur. Tabii ki hayır. Zaman geçer, dünya döner ama sen müştak olduğuna vasıl olamazsan işte o zaman ayrılıktan nasibin vardır denir. Bu şekilde hiç azalmayan ve dinmeyen özlemler de vardır. Bana en başta gelen örnek efendiler efendisinin Hazreti Hatice validemizden ayrılığı gelir.
O ne büyük hasrettir ki yıllar sonra bile onun arkadaşlarından birine hürmet ettiğini gören Hazreti Aişe bu ihtimamın nedenini sorunca “o Hatice’nin arkadaşıydı” buyurmuş ve ona olan özlem ve sevgisini zamana meydan okurcasına ortaya koymuştur. Sade bu mu elbet değil ya Hazreti Yakub’un yıllar süren Yusuf ayrılığı. Bu mevzuda Nazan Bekiroğlu ne güzel der: “çalınan da Yakub’undu çalanda Yakub’undu”. Sonra yine âlemin efendisinin Kâbe’den ayrılığı. Bunlar mukaddes ayrılıklar. Aynı kategoriye girmese de yine ayrılıklardan olanlar var: Misal Napolyon’un paradan ayrılığı veya Darwin’in ataları olan maymunlardan ayrılığı.J
Yok, hayır ben bunu demeyecektim. Evet, tamam hatırladım. Ayrılık kime zor ki. Gidene mi, yoksa bakide kalan bekleyene mi? Veya ben hangisindenim. Hangisi bana daha zor geliyor. Ben giden miyim, bekleyen mi? Ben terk eden miyim, terk edilen mi? Ben gitmekten yana mıyım, kalmaktan yana mı? Ve en müşkül sual belki de şu gitmek mi zor kalmak mı? Bir ayrılık mukadderken bile bu her zaman bir tercihten daha fazlası. Giden daha mı kararlı kalan daha mı pısırık veya daha mı korkak. Elbette değil. Ama sadece bir tercih ve seçim. Eğer gitmek tabiatına daha münasipse gider, kalmak daha sana göreyse kalırsın. Neden veya nasıl yaptığından belki daha çok ayrılığın devamında ve ayrılık müddetinde neler yaptığını şöyle bir düşün. Özledin içine attın, hiç olmamış gibi yaptın olmadı, yaşamaya çalıştın başaramadın, yok saymayı denedin çuvalladın, bunu bile bile yeni günleri intizar ettin beklediğin günler gelmedi, beklentiye girmeyeyim dedin tosladın. Her şarkı ondan bir iz taşıdı, rüyaların hep ona çıktı, sokaklar, caddeler, bulvarlar, evler, gökdelenler dar ve karanlıktı. Bilmediğin meçhullere yol aldın kayboldun ve o an yine ondan başkasını düşünemedin yalan mı onu hala sevdin ve onu özledin ve onu bekledin, hadi itiraf et zordur bilirim en azından haykırmasan bile en azından fısılda. NERDESİN?
Sevmek ayıp veya günah değil. Acizlik hiç değil. Özlemek, istemek, sevmek, muhtaç olmak, ona ittiba etmek utanılacak işler değil. Hem “aşk en büyük yalnızlık” olacak hem de ayrılık olmayacak yok öyle yağma. Aşkın bir diğer adı belki de bu; ayrılık. Hatta ayrılığın aşkı büyüttüğünü dahi iddia eden ve buna evet diyenler bile var. Karar senin ey aziz kaari.
Fakat sana bir sır vereyim. Ben hâlâ gittim mi yoksa bu kaderimi mi yaşıyorum. Yani terkedip gittiğimde kendimde miydim? Bilmiyorum………

Evet, aşk gerçektir. Ve gerçek karşısında neticesini düşünerek acı dahi olsa sabır ve tevekkül ve metanetle istikamet üzere olmak icap eder. Zira gerçek karşısında herkes küçüktür. Bütün sözler biter. Konuşan yalnız hakikat olur.
Ama gerçeklik biraz da sevilenin istikametine bağlı değil mi? Bugün başka yarın başka oluvereni sevmek hayli zor. Belki sevgi değişken ama sevilenin sevilme vasfını hak etme boyutunda müstakim olması sevgiyi veya seveni zirvelere taşımaya namzet.
İnsanda farklı donanımlar ve cihazlar var. Akıl, kalp, ruh, vicdan, hayal, mazi, sevme, merak, nefret, ümit, korku, cesaret, gözyaşı ve mizah vb.
İnsan denilen meçhul karar verirken veya tercih ederken veya severken bunlardan birini veya birkaçını veya hepsini belli oranlarda kullanarak neticeye kanaat ediyor.
Evet, akıl, kalp ve ruhun tercihleri insanın ayırıcı vasfı. Şayet değerlendirebilirsen aşk dediğin illet başında bir devlet kuşu demektir. Tanpınar’ımız Mümtaz ve Nuran’ın Huzur’unda Atıl bu ava; yan ve yaşa! Zira aşk yaşamanın tam şeklidir… İfadesiyle karşımızda.
Ve belki sizler diyebilirsiniz ki madem her şey bu denli aşka bağlı ve aşkla ilintili o halde aşkın bu tarifi kısır ve noksan çünkü hayatın tamamını ihata edemiyor. Evet, buna katılıyorum ve hatta biraz daha fazlasına cüret edip boyumu aşan bir şekilde izaha yelteniyorum. Cahil cesur olur sözünün sırrınca beni affetmenizi talep ediyorum.
O vakit artık hakikati haykırma zamanı geldi:
Yazının başından beri etrafında dolaşıp ta avlamaya muvaffak olamadığım mevzuda yani aşk mülahazasında Âşık deyince kulu ve Mâşuk deyince de Rahmeti Sonsuz’u murat ediyorum. Bizim amel ve düşüncelerimizi de bizi yarattığı gibi yaratan Zat(c.c.) tan aldığım feyz ile aciz aklın götürdüğü yerlerde gezinip şuna kani oldum.
Nasıl ki irade-i cüzi ve irade-i külli varsa yani irade boyutunda insana ait olan veya insanın müdahil olabildiği kısım varsa sevgi daha doğru bir ifadeyle aşk mevzuu şahanesinde de Rahman’a (c.c.) ait bir boyut, Rahim’e ait bir nev vardır.
Nasıl ki irade irade-i cüzi ve irade-i külli varsa; Aşk-ı insani ve aşk-ı rahmanide vardır.
Beşer Hak karşısında havf ve reca, ümit ve korku arasında olmalı ve ondan Ümit kesmeden fakat kendini de yalancı heveslere kurban etmeden istikrar ve kararlılık dolu bir süreç geçirmelidir.
Ve belki de aşkın en onulmaz boyutunda karşımda muhteşem bir tablo; seven sevilenle birlikte dünyanın geçici ve aldatıcı zamanlarını uzun semereler verecek meselelere sarf edip uzun zamanlar boyu süren bir paylaşımı süslerken aslında baktığım ama heyhat görmeye yani keşfe muvaffak olamadığım bir hal “ufkumda tulu etti”..
Seven sevdiğine itaat eder…
Seven için en acı boyut sevileni üzecek yani onu benden, hayır daha doğrusu hatta en doğrusu beni ondan uzaklaştıran her hal, her düşünce, her fiil işte bunun için kötü.
Eskilerden öğreneceklerimiz hadsiz ve payansız
“dostun evine giden yol hiç uzun gelmez”
“….üzerinde yürünmeyen yollar, çalılar ve yabani otlarla kaplanır”
Bu mesele-i mühimmemizde israfı kelamın zirvesine vasıl olduk. Affola

Evet. Aşk
Bu ilk Merhabamızda biraz zülfü yâre dokunup Aşk’a vasıl olduk. Eminim ki Muhterem Editör buna Şükür diyordur…
Aşk; hayatımızda büyük işgaliyesi olan bir hal-i şahane.
Hatta o kadar ki hakkında
“aşk bir sudur……..”
“aşk bir vişne……..”
“aşk bir havuzdur aptallar girer ama beni ittiler”
“aşkın ilk nefesi aklın son nefesidir” v.b. sözler dahi söylemişiz.
Aşk, hayatın ağır mücadelelerinin arasında kalmayı kabullenmiyor ve hayatımızdaki aslan payını, olmazsa olmaz konumunu almaya niyetli davranıyor.
Aşkımız uğrunda bize deli denilecek hareketlerde bulunmaktan bıkmıyor ve Aşk’ın isteklerini yerine getirirken bunlardan gocunmuyoruz. Yılgınlık, bıkkınlık, adam sendecilik semtimize uğramıyor.
Mevzuu aşk olur da şair ve yazar kısmından hüküm almamak olur mu hiç? Tabii ki olmaz.
Tanpınar; o roman olduğu halde romandan çok bir hayat kitabına benzeyen nadide eseri Nuran ve Mümtaz’ın Huzur’unda “Bir kadını olmak, bir kadın tarafından sevilmek o kadar tabii bir şeydi. Kendisinden yüz binlerce sene evvel başlayan bir tecrübe idi. Fakat ölüm gibi hastalık gibi, ancak şahsımızda duyduğumuz zaman tamamlanan bir tecrübe… Belki böyle olduğu için bizi kendi içimizde etrafımızdan ayırıyordu.” (S.34) diyor.
Eeeeee. Tanpınar böyle derde biz bundan gereken özeti çıkarmazmıyız hiç. Evet, aşk yani eski adıyla “Muaşaka” kalabalıklar içinde yalnızlık halinin formülü…
O halde aşk için “En Büyük Yalnızlık” tabiri yerindedir.
Sevmek sevilene yapılan en güzel duadır buyurmuşlar. Yalnızken daha doğrusu sen ve “O” varken samimane taleplerin kabul-u karin olur ümidindeyiz.
Yaşayanların da pek âlâ bildiği gibi aşkta sıklıkla şu hal cereyan eder. Güneş doğar ama nedense ışık gelmez. Zaman geçer ama saatler, takvimler ayarsızdır adeta ve geçmek bilmezler. Aşk, insanın aczini ve söz geçirememe halini en iyi idrak ettiği zaman olur.
Diğer bir tabirle aşk bir bedende iki ruhun yaşamasıdır. Eğer tabir caizse bu, bünyede şişmeye veya genişlemelere sebebiyet verir. Yani âşık insan başkalaşır bir bünyede iki ruh taşır. Adeta bir anda bambaşka biri oluverir.
Fakire müracaat edilse ve denilse ki “azizim biz kadirşinas kaarilerinize aşk denilen, ismi malum fekat mahiyeti meçhul vaziyeti izah buyursanız felan”
O vakit deriz ki;
“Bilin ey azizler sizler ki varlık sırrına vakıf kimselersiniz. Zaten pek ala bildiğinizi tekrar duymak istediniz teveccühü nas istenmez belki verilir misali fakire teveccüh buyurdunuz o vakit konuşmak zamanı geldi. Sizler hakka dilbeste olanların zaman ve mekânla mukayyed olmadığına ve onların bu tür ayak bağlarına takılmadıklarına aşinasınız. Yani ki sizler bast-ı zaman ve tayyi mekân nedir bilen kimseler şunu dahi bilin ki âşık insan aşkının nicelik ve nitelik ve keyfiyetine göre bu sınırlardan halas olabilir.”
Âşık dediysek sen, ben değil elbet. Aslında benzerlerimiz amma bir âdem diğerine ne kadar benzerse ve bir âdem diğerinden ne kadar farklıysa işte onlara o kadar benziyoruz. Elbette ortak noktalarımız var. Ama bizimkisi daha çok istidat benzerliği galiba. Olması muhtemel olduğu halde olduramadıklarımız bizi onlardan arıyor.