Harun Çıplak | ::.. Harun Denilen Adam ..::

…::: Harun Denilen Adam :::…

Browsing Posts in Nisan

Connecticut’ta Fatih Ceran’la, New York’ta tek başıma, Atlanta’da pek kıymetli arkadaşlarım ile, Şikago’da Cem Hocam, İstanbul’da Erdoğan Yılmaz, Harun İçmez ve adını sayamadığım pek çoğuyla, sonra İzmir’de Ailem ve Körez Köyündeki akrabalarımla birlkite yaşadığım zamanların bir kısa özeti karşınızda. Uzun süren suskunluğumu yavaş yavaş üzerimden atmaya çalışıyorum anlayışınız için müteşekkirim.

Aforizmalar 2

3 comments

Aklın Hudutları

Aklın(salt aklın) sınırlarını (sınırlı olduğunu) en çok onun sınırlarında dolaşanlar bilirler. Bu konuda slogan düzeyini aşamayanlar ise, onu hudutsuz bir memba ve mürşit sanarlar. Akıl, olsa olsa bir alettir hakikat mesajlarını işleyen, işe yarar kılan..

Aklın sonsuzu kavramak gibi bir misyonu yoktur. Kavramak, sınır çizmektir çünki. Oysa akıl sonsuzluğun ancak varlığını kavrayabilir. Böyle bir anlayış için ise, işaretler yeterlidir.

İman için akıl gerek şarttır ancak yeter şart değildir. Çünki iman nuru aklı da içeren ve insana ait ne kadar latife varsa hepsini aydınlatan bir nurdur. Dini rasyonelleştirmeye çalışanlar, aslında dinin o bülend avazının aklın duyduğundan ibaret olduğunu sananlardır. İnsan akıldan ibaret olmadığı gibi, külli bir sistem olarak din de rasyonaliteden ibaret değildir.

Güç-Özgüven

Gücünü Kudreti Sonsuzdan (cc) alanların, güvenlerinin de sonsuz olması gerekir. Aksi takdirde, ya bir kavrayış sorunu ya da inanç eksikliği vardır.

Bir başka ihtimal ise, insanın bizzat kendini güçlü hissetmesidir ki, bu büsbütün yanlıştır. İnsan, ancak kendine takdir edilen güce, birtakım sebepler bahane kılınarak mazhar edilmiştir.

İnsan-Çiçek

İnsan, hangi çiçeği koklarsa onun kokusunu alır. Sürekli güzel kokular devşiren bir insan, güzel hissiyata mazhar olacağı gibi, sürekli kötü kokuları tercih edenin de bir zaman sonra bunu güzel zannetmek gibi trajik bir kaderi olur.

Müzik-Hayat

Bazan müzik o denli hayat olur ki, o kesildiğinde sen hala neden yaşadığına şaşarsın? Ahh, içimizdeki bu sonsuzluk tutkusu…Bu kadar gizli ve böyle aşikar. Hayat hikayemizi başından sonuna kuşatan şarkılar vardır ki, biz mi ondan, yoksa o mu bizden ilham almıştır tespit etmek zordur. Ve sonsuzluk, doğrusu harflerden daha çok notalara yakışıyor.

Şehir- İnsan- Kolektif Şuur

Nasıl ki evren, Esma-i İlahi’nin yansımalarından ibarettir, şehir de, insan iradesinin ve onda açığa çıkan kolektif şuurun maddileşmiş halidir. Hayata bakış, insana bakış ve bütünüyle alem tasavvuru, şehre damgasını vurur ve o kısaca varoluşumuzun imzasıdır.

Ihtimal dahilindedir ki bu yaziyi okuyunca benim icin uzulecek ve acaba ne yapabiliriz diye dusuneceksiniz. Bunu yapmayin. Cunku yazdiklarim benim ozelimde gorunse bile herkesin genelindedir. Bahsedeceklerim sadece benim meselem degildir ve hatta malumu ilam etmis olmam cok muhtemel. O sebeple yanlislara daha fazla dusmeyelim derim. Ben iyiyim ve kendime cok yakin buldugun sizlerle bir kac meselemi muzakere etmek istedim.

Birseye talip olurken hayatima katacakalarini bilememe ragmen onu o kadar siddetle istememe anlam veremiyorum. Malumlari bir kenara birakip mechullerden medet ummak cahil cesareti olsa gerek. Fazla soze gerek yok aslinda. Yoklukla imtihan olmadan varligin kiymetini bilemedigime gore. Kaybetmem mukadder demek. Zahire gore hukum vermek kac gelecegini bilmeden zar atmaya benziyor. Ya tutarsa hesabi. Mazime bakiyorum bazen. Gordugun pek cok seyin icinde en cok yer kaplayanlar pismanliklarim oluyor. Yapabilecekken yaptiklarim mi desem, yapmamam gerekirken yaptiklarim mi?

Bazi insanlar cennete gidecek yaptiklarindan veya yapmadiklarindan dolayi. Ve yine bazi insanlar cehenneme gidecek yaptiklarindan veya yapmadiklarindan dolayi. Benim inancim bu. Bu insanlardan bir kismi diyecek ki keske sunlari yapsaydim veya keske sunlari yapmasaydim. Belki de keske sunlardan daha cok yapip sundan daha fazla kacinsaydim. Soz cok olsa da orada yazilmis olan yazi degismeyecek. Tercih cok basit, ama yapabilene.

Icimde nefret tasiyorum. Aslinda buna tasimak degil de bogusmak desem daha dogru. Cok agir, aci veriyor, gunumu gecemi sariyor. Karar almama, bir seyler yapmama mani oluyor. Ona nasil karsi koyacagimi sasirmis durumdayim. Elim, ayagim bagli sanki. Hareket edemiyorum onsuz. Nereye gidersem onu da goturmek zorundayim. Belime bagladigim bir tas gibi bu. Onunla ne ucabiliyor ne de yuzebiliyorum. Insanlarin nasil oluyorda nefretle bu kadar iyi basa cikabildiklerine sasiyorum. Daha dogrusu nasil yasadiklarina hayret ediyorum. Insani yiyip bitiren bir sey bu.

Hemen hergun gerek pismanliklarimdan, gerek utanclarimdan, gerekse nefretlerimden izler goruyorum. Ancak avci olmadigim icin gordugum her iz beni daha da kotu yapiyor mutlu etmek yerine.

Hayati yasarim o mesele degil. Zamanin gecmesi icin onu kurmali bir saat gibi cevirmeme gerek yok ki. Ama istedigim zamanin gecmesi mi ondan emin degilim. Burada boylece oturup hayatimda bazi seylerin degismesini bekliyorum oha yani. Ben veya istediklerim armut degil ki beklemekle veya mevsimlerin degismesiyle olgunlassin veya hallolsun. Nasil olacak bu. Tum hayatimi bir piyango bileti gibi milyonda bir ihtimale baglamis durumdayim.

Pismanliklarimla ic ice onlara asina olarak yasadim, yasiyorum ve kuvvetle muhtemel boyle yasamaya devam edecegim. Yanlis oldugunu bilsem de buna mudahele edemeyecegim. Eger bir el beni tutup bu durumdan kurtarmazsa sonsuza kadar boyle yasayacagim diye korkuyorum.

Bilmem yoksa dost vefasndan suphen mi var

Yoksa bende senin sevgine istidat yok mu? ”

 

F.G.

Yoksa bende de istidat yoksunlugu mu var. Yani eger ask bir his degil de bir kabiliyetse. Veya iradeli olmak bir kabiliyetse ve ben ondan yoksunsam. O vakit aski bilmeyenleri anlamak belki mumkun. Veya hic tatmamis olanlari (belki ben de bu gruba girerim emin degilim) anlamak mumkun Mesela guzel sarki soymeleyemeyen birine neden boylesin diyemeyiz madem. Cunku o is icin gereken kabiliyet onda mevcut degil. Veya o belki baska bir ise kabiliyetlidir kimbilir. Belki bende kendimi suclamaktan vazgecmeliyim. Cunku yapabilmek icin kabiliyet gerek ve sanirim ben de ondan yoksunum.

Herseye yeniden baslamak istiyorum. Bir gece uyumak ve sonrasinda yepyeni bir insan olmak. Veya uzun bir seyahate cikmak. Gittigim yerde kendimden yani kactiklarimdan hic bir iz bulmamak. Acaba beyni sifirlama imkani varmi. Bir operasyon veya bir islem veya hafizayi sifirlayan bir kocakari iksiri. Eger varsa muhakkak bulmali ve kullanmaliyim. Belki google’a sormaliyim. Zira baska turlu kafamdakilerle yasayamacagim. Cok agirlar. Ve gelip bende konakliyorlar. Arsiz misafir gibiler ev sahibi olmak derdindeler ve siklikla bunu basariyorlar.

Ey dunya neden bu kadar guzel ve alimlisin ki. Neden azimla yetinmiyor omrumun tamamini talep ediyorsun benden.

Suclu aramaktan yoruldum artik. Artik anladim ki bazi seylere mudahele edemem. Kimse edemez. Onlar sadece olurlar. Ne mani olabilir ne de yonunu degistirebilirim. O halde karar kesinlesmisken bu itiraz hevesim niye?

Cenabi Hakk’in Adem’e ogrettigi isimler arasinda benim bildiklerimde var bilmediklerim de. Ama sanirim bu binlerce isim arasinda unutamayacaklarim cikar eger kafayi sifirlayamazsam tabii. Onlari unutmak mumkun degil benim icin. Ama bu isimler sifatlardan siyrilmis salt isimler. Zira sifat ismi tanimliyor ve ismi etkiliyor. Halbuki herkes sifattan arinmis bir isim sahibidir. Dr, Hoca, Anne, Baba, Es, Evlat, Dost, Polis, Patron, Basbakan gibi tanimlar ismin onundeki sifatlar. Oysa gercek sifattan bagimsizdir. Zira kendinin doktoru veya polisi hatta dost veya basbakani olamazsin. Ben sadece yalnizlik halimle yalin olarak benim. Sifatlar baskalari icindir. Benim kendim icin ne tanima, ne sifata ihtiyacim var. Hatta benim kendim icin isme bile ihtiyacim yok. Ben sadece benim. Kendime seslenirken isim kullanmam.

Mumtaz, Suleyman, Ergen, Metin, yeniden Mumtaz ve Ummu Gulsum ve Halil. Bu isimler bende sifattan cikip sadece isim oldular. Onlar bende sadece isimleriyle yasayacaklar ve bana hep aci verecekler. Bu isimleri asla unutmayacagim. Bu isimler benim bir parcam artik. Ben parcalanmadikca bende olacaklar maalesef. Onlar ve onlara yaptiklarimla yasamaya mecburum. Umarim affetme kabilileri vardir. Aksi bir durum hesabi ahirete birakma demek cunku. Allah muhafaza.

Ying and Yang

Ingilizce eğitimi almaya başladığım zamandan beri, daha fazla Türkçe’ye dikkat etmeye ve mümkün olan durumlarda aynı manayı veren kelimelerden Türkçe olanını tercih etmeye çalışıyorum. Maximum yerine Azami gibi. Bu size tezat gibi gelebilir, izaha calisayim. Cunku yeni bir dili ogrenirken aslinda kendi dilinle karsilastirarak ogreniyorsun. Yani kelimeler yabanci olsa da senin anlayisin kendi dilinde oluyor en azaindan uzunca bir sure. Ihtimal bir yilin ardindan artik duydugun veya kurmak istedigin cumleleri kendi diline ceviriye ihtiyac duymadan konusabilir ve anlayabilirsin. Yine bu surecte ogrendim ki kendi dilininin dil bilgisi kurallarini bilmeyen birinin yabanci bir dili ogrenmesi cok ama cok zor. Cunku her dilde ozne, yuklem, nesne, baglac, etken, edilgen fiiller, sifat, isim, zarf, zamir var. Hatta Simdiki, -di’li ve -mis’li Gecmis ve Gelecek zamanlar da var. Hepsi ama hepsini ogrenmek durumundasin ve eger bunlari kendi dilinde canlandiramiyorsan neye benzediklerini de tabii ki anlayazmasin. Saadettin Keklik Hocam bana “birisine bak hangi dil de kufrediyorsa ana dili odur” demisti. Kendini kontrol edemedigin zamanlarda konustugun dil iste senin genlerine islemis olan oluyor. Artik Ingilizce kufur etmeye calisiyorum. :)

Hani hemen herkes gormustur Ingiliz veya Amerikali’larin Turkce konusmalarini duydugumuzda gulme hissi duyariz. “Ben Istanbul’a gitmek istiyorum” cumlesini onlar “Ben istemek gitmek Istanbul” derler. Bize ne kadar garip gelir degil mi. Bunun nedeni dil bilgisi kurallaridir. Ayni cumleyi Ingilizce konusanlar “I want to go to Istanbul.” derler. Dizilisten de anlasildigi uzere want=istemek ve go=gitmek anlaminda kullaniliyor. Bizim burada Ingilizce’yi nasil konustugumuzu gorseniz sanirim gulmekten yerlere yatarsiniz. Bu cumleyi Turk mantigiyla Ingilizce’ye cevirdigimizde “I to Istanbul go want” oluyor. Sonra bir yabanci dil ogrenmenin en zor kisimlardan biri de deyimler. Mesela bir yabanci ne anlar degil mi “sakla samani gelir zamani” “etekleri zil calmak” “agzindaki baklayi cikarmak” “iki seksen uzatmak” “el elin essegini islik calarak arar” deyimlerinden. Ayni muskiller ben ve benzerlerim icin de gecerli elbette. “Kedi kopek gibi yagmak” diye bir tabir var Ingilizce’de ve anlami “bardaktan bosanircasina yagmur yagmak” demek.

Buraya gelmeden once burada kalma niyetinde degildim asla. Ancak bazi hadiseler bende soru isaretlerine sebep oldu. Nasil desem izahi zor bir mesele bu ama deneyecegim. Buraya Ingilizce konusmaya geldik ama Amerikalilarla konusmak cogunlukla mumkun olmuyor. Cunku yabancilardan pek hoslanmiyorlar daha dogrusu korkuyorlar. Bizim gibi sicak kanli degiller ama bizden daha fazla sevecenler. Cok karisik degil mi? Soyle ki; bankada, okulda, veya markette sana “merhaba, naber” veya “nasil gidiyor” diyorlar. Bunlari soylemekte bizden daha basarililar ama senin cevabini beklemiyorlar. Yani bunlar onlar icin bir sorudan ziyade aliskanlik gibi. Bu durumdaki celiskiyi kursta ki hocamiza sorduk. O da ustteki yaniti verdi. O aslinda bir soru degil dedi. Sadece iyi niyet gostergesi belki veya kibarlik alameti. Diger yandan garip bir sekil de Amerikali’larin bizdekinden cok daha az oranda genel kulture sahip olmalari. Bir gun hocamiz dedi ki bu Amerikali’lara Meksika nerde diye sorsan % 70′ i dogru cevabi bilmez. Nedenini anlayamadigim bir sekilde kimi hocalarin agzindan “aptal amerikali’lar soyledir, boyledir” sozu dusmuyor. Sasiriyorum, anlayamiyorum. Ama sanirim alisiyorum. American stupid people sozu dilimden pek dusmuyor. Hocalardan siyasi goruslerini aciklayanlar oldu. Hic biri zenci degil ama Obama’ya oy verecek olanlar cogunlukta. Kimi de Cilinton’dan bahsetti. Ama hic Cumhuriyetcilere yani mevcut baskan Bush’un partisine oy verecegini soyleyen cikmadi. Bu onlarin samimi dusuncelerimi yoksa geldigimiz yeri bildiklerinden bize karsimi boyle konusuyorlar emin degilim. Ancak bir hocanin odasindaki panoda bazi fotograflar vardi ve bunlar Bush hakkinda gayet agir karikaturler iceriyordu. Onlari gorunce bizimkilerin her karikature neden mahkeme yolunu actiklarini anlayamadim dogrusu. Biraz daha tahammul sahibi olabilir bence siyasiler. Belki bilim veya din adamlari karikaturlere malzeme olmamali ama siyasilerin durumu farkli bence. Cunku hem cok goz onundeler hem de eskiden beri mizahcilarin en iyi malzemeleri onlar olmus.

Bir fikra duymustum bu konuyla ilgili. Adamin biri hocaya gider ve “hocam biz olulerimizin ardindan dua ediyoruz acaba bizim dualar onlara ulasiyormudur.” diye mustehzi bir edayla sorar. Hoca ise gayet sakin “senin anani, avradini………. “ der demez adam sinirlenir ve hocanin bogazina sarilir. Ve derki “sen ne yapiyorsun be adam” hoca hala sakin der ki. “ben kufur edince ettigim kufrun ulasacagina inaniyorsun da ettigin duadan niye suphe ediyorsun.” yorum sizin.

Devami gelecek insallah…

ÂLEMİN ŞEKLİ AŞK YA SEN? Gecenin bilinmeyen bir vaktinde [nokta] ile başladı her şey. Nasıl ki her şey bir[nokta]ile başladı ise, bu da noktayla başladı. Gönlüm, kaderime adını yazmayı diledi. Kader ki; kalemin sinesinden kopan kelamın levh-i mahfuza bir hayat diye düşüşüydü. Yazayım derken adını, Elif çizildi gönlüme. O, kıvrıldı oldu âlemin “Ayın”ı. Şeklin “şın”ı vardı yanına, Kalbin “kaf”ı varınca sonuna. Var olanı anlamadım. Âlem, şekl, kalb ne demekti? Ne anlama geliyordu “ayın”, “şın” ve “kaf” ? Anlamadığımı anladım zaman, zaman zamansızlaştı. Her şey libasından sıyrıldı. Libas, madde idi. Madde sondu. Maddeden sıyrılan her şey [hiç]leşi yordu. [hiç] olan her şey, varlaşıyordu. Birden sessizliğin çığlığı yankılandı ufuklarımda. Âlem’de, Şekl’de, Kalb’de, [hiç] miş. Hiç, [aşk] imiş. Hiç olursan var olursun anlayışı hâkim imiş. Adın yazılmadı kaderime biliyorum. Her seferinde önümde engel. Aşk ve sen, yan yana gelmeyen dareyn. Birden kalktı gözümdeki perdeler. Hakikat, serildi önüme. Hakikatte, sen yoktun. Senin bir adında yokluktu. Aşkta, yokluk yoktu. Aşkın, var olmayanın var olma isteğinden öte değildi. Sen, gerçekten var olmadın hiç. Sen, şüpheli bir hayalettin. Sadece, altına girmeden önce bu toprak üzerinde bir süre tepindin. Her şeyi kaybetmek, gerçekten her şeyi kazanmak için bir başlangıçtı. Ancak senin kaybetmişliğin sonsuz kaybetmişliğe denkti. Noktayla başlayan o var olmayan varlığın, noktayla bitti. Sen bunu inkâr etsen de hiçbir zaman var olmadın, var olunması gereken yerde. Var olmayanların bilincine varınca, bilinçsizliğin bilincine vardım. Sen bilmenin bilinciyle ortaya çıkan bir bilinçsizliksin. Var olanı arıyorum artık var olması gereken yerde.Ey varlığıyla bana varlık katacak varlık. Yıllarca senin varlığına susamış halde var olmayanlarda varlık aradım. Her var olma isteyişimde var gibi görünenler, varlıktan farklı şeyler sundular bana. Kimi zaman ellerini, kimi zaman dudaklarını, kimi zaman gönüllerini var diye varlığıma sundular. Aldım gönlüme sunulanları var diye. Ancak, “ bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” sözünün hakikati göründü gönlüme. Onların varlığı, gönlüme darlıktı. Ey neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki farkı bilen gönlüm, bende kim ben olduysa onu bende gözet. Artık elleri, dudakları, gönülleri bırakıyorum. Burası sadece var olanların.

Aforizmalar

4 comments

Mesuliyetin İdraki

Mesuliyet, zihinsel bir gayret sonucu vicdanda damıtılan bir meseledir ve her ferdin mesuliyet idraki, ait olduğu cemiyetin alem tasavvurunun şifrelerini taşır.

İnsanoğlunun hayatı anlamlandırma çabaları ve varoluşun idraki, hep mesuliyet havuzunu besleyen ırmaklar gibidir. Dengenin devam etmesi için çabanın sürekli olması gerekir. Yoksa bilinç, su akmayan göller gibi kurur.

Hürriyetin idraki

Hürriyetle mesuliyet, bir gerçeğin iki yüzü gibidir. Biri olmadan diğeri vücud bulamaz. Dağlardan ağır yükler yüklenen insan, evvelinde “elestü” bezminin konuğu olmuştur.

Bunu derken Varoluşçular gibi, sınırsız ve her türlü anlamlandırmaya açık bir hürriyetten bahsetmiyoruz. Ruhun kendini keşfine sebep olacak bir çile ve rahatsızlık döneminin ardından gerçekleştirilen büyük fethin adıdır, hürriyet.

Akıl

Hürriyet ve mes’uliyetin birlikte varolduğu platformun adıdır, akıl.

Mecnun

Mecnun Leylanın gözlerinde tevehhüm-ü ebediyeti keşfetmiş olsa gerektir. Aynanın ardındaki sır. Buna giden yolun bu denli dolaylı olması da insanoğlunun trajedisi. Trajediyi üretense zannedildiği gibi kader değil, akıldır.

Dramatik İnsan

Hayatının yarısında hayatın cahili olan insanın, geliştikçe ve öğrendikçe eskimesi ne ilginçtir. Yani hayatımızda tekamül ve inkırazın elele ve eş zamanlı yürümesi. Tüm bunların bu dünyaya göre verildiğini düşünen insan, ne kadar dramatiktir.

Endişe

Endişenin ipliğine inci mercan dizmek mümkünken, cam parçalarıyla uğraşmak ne acıdır. Sonsuzda yansıması olmayan şeylerin inci mercan olması ne kadar imkansızsa, Sonsuz eksenli yaşamıyanın, inci mercan bulması da o kadar imkansızdır.

Absürd

Ahiret olmadan dünya ve içindekilerin tek anlamı vardır; absürd. Absürd, anlamını kaybedendir.

Gönül

Ötelere seyahate çıkanlar yola hep gönülden çıkmış ve ırmaklar gibi buharlaşıp yine gönüle dökülmüşlerdir. Nasıl ki, genelde insan, özelde Hz. Muhammed (sav) varlığın “hem sebebi hem neticesidir”, gönül de bu kutsal yolculukta, “hem başlangıç hem de sondur.” Hatta yolculuğun tamamı da gönülde gerçekleşmiştir denilebilir. Gönül ki, Hakk’ ın (cc) nazargahıdır. Esma’nın yansıması gönülde olur. Gönlü keşfedemeyenler, salt akılla yola çıkanlar, Hakk’ın (cc) doğrudan ilhamlarını ıskaladıklarından, bir ömür didinip dururlar da, onların gönül ehline göre durumları, ateş böceğinin, Güneşe olan durumu gibi olur. Güneşin yokluğunda üretilen, aydınlatmaktan ziyade etrafın karanlığını gösteren bir çeşit ışık…

Kardeşlik

1 comment

Kardeşlik, sadece dil ile söylemesi kolay olan, fakat derinlerinde büyük sırların saklandığı bir haslet.

Anlatması kolay, anlatanı çok, uygulayanı azdır kardeşliğin. Bugün Dünya üzerinde yaşananlarda bunun en büyük göstergesi. Zira uygulaması, anlatması kadar kolay olsaydı, şu an yaşanılası bir Dünya’da hayatımızı sürdürüyor olacaktık..

Kardeşliğin kutsallığını Kelamullah, “Kardeşsiniz” diyerek vurgulamıştır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahü aleyhi vessellem) de, “Kardeş Olun” diyerek, bu yüce hükmü bize tekrar etmiştir. Mevcut durumumuzu görerek, kardeşlik adına edilen yüce beyanları doğrulamak bize düşmez ama bir kere daha zaman, aradan gecen asırlara rağmen tüm Dünya’ya “Sadakte” diye haykırıyor…

Bu sırlı emirlerin ışığında yol alıp gidenlerin durumu ise bizlere hüsn-ü misal olmaktadır: Çıkarlar uğruna kardeşin kardeşi öldürdüğü belki bundan da daha kötüsü öz evlatların toprağa diri diri gömüldüğü bir devirden, kardeşlik adına her şeyini feda edebilecek seviyeye yükselenlerin destanı. Kardeşlik hesabına Dünya üzerinde yapılabilecek her türlü fedakârlıkları yapan Ensar ve Muhacirin’in destanı. Evinde kalan son bir tas çorbayı kendi ailesine değil de kardeşine yedirenlerin destanı. Evet, bunlar gerçek birer Kardeşlik Destanı’dır. Ama sadece kendi devrine ait yaşanmış bitmiş değillerdir. Onlar yaşadıkları ile nasıl kardeş olunması gerektiğini göstermişler ve hala göstermeye devam etmektedirler.

Aradan geçen asırlar, kardeşliğin sadece o devirde yaşanmadığını anlatan hadiselerle doludur. Ve bu hadiselerin birçoğunu kendi öz tarihimizde görmekteyiz. Adeta kafamızı çevirip arkamıza baksak bu hüsn-ü misallerden bir tanesi ile burun buruna geleceğiz. Bakışlarımızı biraz geriye çevirsek, sabah gelen müşterisi ile ilk siftahını yapan esnafın, komşusunun da siftah yapması için müşteriyi yan tarafa götürdüğünü göreceğiz. Gözlerimizi 20. asra yaklaştırsak Çanakkale’de omuz omuza kahramanlık mücadelesine giren Türk, Kürt, Laz, Çerkez askerleri seyredeceğiz. Ve yine Çanakkale’de Dünya kardeşliği adına yaralanan Anzak askerlerini sırtlayan Mehmetçiklerin haline şahit olacağız.

Bu kadar yakınımızda böyle güzel örnekler varken, bizler 21. asrın ilk senelerini kardeşlik adına buruk yaşıyoruz. Arada kalan zaman dilimlerinde aramızdaki sevgiyi bozmak isteyenlerin kazdığı çukurlardan çıkmaya uğraşıyoruz. Ve hasretle umumi kardeşliğin geleceği günleri bekliyoruz.

Bizler bekliyoruz ama bu konuda beklemeye tahammülü olmayan, durmayı kendilerine yediremeyen, kardeşlik müessesesini tekrardan ayağa kaldırmak için her türlü zorluklara göğüs geren bir gönüllüler ordusu var. O hasret türküleri yakılan kardeşlik günlerini bir an önce geri getirmeye çalışan fedakârlar topluluğu var.

Kurban Bayramı’nı evde ailemle beraber geçireyim demek yerine, fedakâr arkadaşlarıyla beraber ülkenin doğusuna gidip kurbanını, kurban kesemeyen kardeşleri ile beraber kesip paylaşanlar, geçen her dakikanın kıymetli olduğunu bilip vakit fevtetmeden kardeşlerinin ihtiyaçlarını sırtlayıp, kurbanda oluşturulan muhabbetin devamını isteyenlerin bulunduğu fedakârlar topluluğu.

Kardeşliğin ülkemize has bir özellik olmadığını kanıtlamak istercesine Dünya’nın dört bir yanına gidip, harcı sevgiden karılmış okullar kuran bu fedakârlar, tüm dünya insanlığının ortak paydada birleştirilebileceğini bizlere gösterdiler ve göstermekteler.

Bu gönüllüler ordusu, gönül penceremizden içeri adeta güneş misali sızıp, ümit tohumlarımızı yeşerttiler. Acaba diye şüphe ederek baktığımız olmazlarımızın olabileceğini gösterdiler. Ve şimdilerde dostların ittifakla söylediği, gelecekte tüm Dünya’nın bahsedip, tarih sayfalarının not edeceği bir destan yazıyorlar.

Gelecek adına yaşanılası bir Dünya temenni ediyorsak, şimdiden kardeşlik tohumlarını toprağa saçmamız gerekiyor. Nasıl ki şu an ki durumumuzdan dolayı bizden önce gelip, kardeşliğimizi bozan nesillerden hak iddia ediyorsak; emin olalım eğer üstümüze düşeni yapmazsak bizden sonra gelenlerde aynı hakkı bizden isteyeceklerdir.

Bu son satırlarda bir Sefil’in, sefil bir çağrısı olsun: O halde gelin yazılacak olan bu destanın bir sayfasında yer edinelim. Nefsimize ve şeytanımıza yenik düşmekten iradelerimizin hakkını vererek kurtulalım ve elimizden ne geliyorsa bu sevda uğruna sarfedelim. İsmimiz tarih sayfalarında geçmeyecek bile olsa, asıl kaydı tutan Zat’ın bizlerin ismini not edeceğini düşünerek bu davaya destek olalım.

Dunyadaki hayat sahipleri olarak nelere sahibiz acaba? Zamana, paraya, sagliga, iyi anne babalara, belki iyi eslere, guzel arkadaslara, temiz sicilli mazilere, gurur duyulacak bir tarihe, umutlarla dolu yarinlara, yasama sevincine, ozlemlere, hislere, dikkatli adimlara, saglam zeminli dusuncelere. Ornekler sonuna vasil olunamayacak kadar cogaltilabilir. Sahib oldugumuz halde farkinda olmadiklarimiz pek cok. Misal, bobreginin calismasinda bir sorun olmayan biri vucudunun o bolgesinde bobrek oldugunu bilmez. Cunku bobrek ona orada oldugunu henuz hatirlatmamistir. Simdilerde ne zaman birilerinin bebek beklediklerini ogrensem onlari anne baba olacaklari icin tebrik ederken hemen pesine bir bebegin dogdugunda sahip olmasi muhtemel o kadar hastalik varken bebegin saglikli dogmasinin mucize olacagini soylemek istiyorum. Lakin onlari endiselendirmekten ictinab ettigim icin bunu yapmiyorum.

Velhasil hersey yolundayken akla hucum eden onca sey olmasina ragmen, basimiz dara dusunce bunlarin hicbirinin akla gelmemesi sayan-i hayrettir. Sahip olduklarimizin pek azinin kiymetini onu kaybetmeden bilebiliyoruz. Mesela; evli olanlar icin kolay olsa gerek esini elestirmek, yargilamak, onu dusunce veya davranis kaliplarina sokmak, begenmemek, kusurlarini ortaya sacip dokmek kavgalar icin malzeme toplamak. Evli degilim ama bir seyi bilmek icin illaki tecrubeye gerek var mi? Misal ucurumdan atlarsan olecegini tecrube etmesen bile bilirsin. Yahut bicagi eline bastirdiginda kesecegine suphen var mi? Hasili sahip olduklarimizi dusununce, sahip olmak yetmez sahip cikmak gerek demek geliyor icimden. Insan zamana nasil sahip cikar, onu kendi hesabina nasil kullanirsin bunu bilemiyorum. Fakat bildigim bir sey var ki bunu mutlaka yapmali.

Eski zamanlarda ugurlarina can feda annelerimiz birinin fayda gordugu bir ilaci, bunyeye, yasa, agri veya acinin turune bakmadan baska bir bunyeye uygulamaya kalkarlardi. Sonra fayda goremeyince de ilaca kusur bulunur ve mesele umutsuzca kapatilirdi. Bu dahi bir cozum gayreti ama beyhude bir gayret. Merhum Tanpinar “Beyhude calisan cabuk yorulur” buyuruyor. Her ilac her bunyeye sifa olmaz. Eger fayda gorecegin bir fikir, bir ilac, bir deva veya bir cozum ariyorsan, sana hitab edeni yani sana ozel olani bulmalisin.
Dinlerin, dillerin, kulturlerin, mezhep, siyasi parti ve tarikatlarin farkliliklarinda bir hikmet olacabilecegeni dusunuyorum.

Surgundeki sairimiz Nazim Hikmet Ran bir siirinde
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine”
hitabiyla bize seslenirken. Belki kendi hayatinda basaramadigi seyi istiyor bizden.

Bir isyerinde, okulda, yolculukta veya ayni evde yasayan herkes bilir ki birlikte yasamak hayli zor bir meseledir. Hem birey olmanin, hem de bir butunun parcasi olmanin hakkini vereceksin, elestirirken belden asagi vurma kolayligina dusmeyecek, bireylerin fakliliklarini zenginlik olarak gorecek, farkliliklardan ziyade ortak noktalar uzerinde calisacak ve bunlari nazari itibara alacaksin, tahammulsuzluk batakligina dusmeyecek ve hatta bunun adi fedalarliksa birlikte yasamak icin turlu fedakarliklari goze alacaksin. Ve asla unutmayacaksin ki agac olmadan orman olamaz.

Bir zamanlar Allah rahmet eylesin Ecevit Basbakanken derdim ki kendi kendime “Yahu bu isler o kadar da zora benzemiyor belki ben de birgun bu yola girerim” deyip basliyordum saydirmaya. Ama simdi durum cok farkli. Cunku yurunen yollarin ne kadar uzun ve zahmetli oldugunu gordum. Gotdukten sonra da acikcasi gozum kesmiyor. Yapmanin ne kadar zor oldugunu gordukce o isi yapanlara karsi tavir almaktan geri duruyorum.

Bir isin nasil yapilacagini en iyi ogrendigim zamanlar koyde kahvehane mac seyrederkendi. Bir oyuncu musait durumda topu kaleye degil de daglara taslara yollayinca baslanirdi hemen tarif etmeye. Sunu soyle yapsana, ayaginin surasiyla vursana falan. Ayni topu kendilerine versen ne yapacagi belli oldugu halde konusmaktan geri kalmazlardi. Idareci konumundaki insanlarin calip cirptiklarindan sikayet edenlerin “ah o imkanlar bir de ben de olsa ben de su kadar asiririm” demeleri isin mantigini ortaya koyuyor sanirim. Onlara gore yanlis olan calmak degil, calanin kendisi degil de bir baskasi olmasi. Haricten gazel okumak isin kolay yani. Mesele kendi et ve kemigimize geldiginde isin rengi nasil da degisiveriyor degil mi? Simdi soralim kendimize hangisi daha gercek. Kitabin ortasindan konustugumuz hal mi? Yoksa hayatimizda tatbik ettigimiz hal mi?

Baskasi sana kizinca sinirlendigin halde sen baskasina sinirlenmekte bir beis gormuyor hatta bunun icin kendince makul bahneneler buluyorsun. Ilginc. Gercekten cok ilginc. Ogretmenlerin veya hocalarin evlatlarinin, onlarin nasihatlerinden nasipsiz olmasi. Isinde basarili yoneticilerinin iyi arkadas olamamalari veya evliklerinde, ailerinde sorunlar yasamalari tamamen kafayi sakata sokan meseleler. Demek ki ilactan sifa ummakta oldugu gibi burada da ayni cozum gecerli. Her hukum, her hareket ayni neticeyi vermiyor. Bir iste basarili olmak bizi tumden basarili kilmiyor. Tarihten gecmek iyi ama ya diger dersler ne olacak.

Hulasa etmek icin sununla bitirelim. Isin kolayina tevessul etmeden, hakkini vererek, bir takim fedakarliklari goze alacak ve birlikte yasamak icin gonullu olmaliyiz.