Harun Çıplak | ::.. Harun Denilen Adam ..::

…::: Harun Denilen Adam :::…

"Misafir Kalem" ile etiketlenmiş yazıları görüntülüyorsunuz

Kardeşlik

1 yorum

Kardeşlik, sadece dil ile söylemesi kolay olan, fakat derinlerinde büyük sırların saklandığı bir haslet.

Anlatması kolay, anlatanı çok, uygulayanı azdır kardeşliğin. Bugün Dünya üzerinde yaşananlarda bunun en büyük göstergesi. Zira uygulaması, anlatması kadar kolay olsaydı, şu an yaşanılası bir Dünya’da hayatımızı sürdürüyor olacaktık..

Kardeşliğin kutsallığını Kelamullah, “Kardeşsiniz” diyerek vurgulamıştır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahü aleyhi vessellem) de, “Kardeş Olun” diyerek, bu yüce hükmü bize tekrar etmiştir. Mevcut durumumuzu görerek, kardeşlik adına edilen yüce beyanları doğrulamak bize düşmez ama bir kere daha zaman, aradan gecen asırlara rağmen tüm Dünya’ya “Sadakte” diye haykırıyor…

Bu sırlı emirlerin ışığında yol alıp gidenlerin durumu ise bizlere hüsn-ü misal olmaktadır: Çıkarlar uğruna kardeşin kardeşi öldürdüğü belki bundan da daha kötüsü öz evlatların toprağa diri diri gömüldüğü bir devirden, kardeşlik adına her şeyini feda edebilecek seviyeye yükselenlerin destanı. Kardeşlik hesabına Dünya üzerinde yapılabilecek her türlü fedakârlıkları yapan Ensar ve Muhacirin’in destanı. Evinde kalan son bir tas çorbayı kendi ailesine değil de kardeşine yedirenlerin destanı. Evet, bunlar gerçek birer Kardeşlik Destanı’dır. Ama sadece kendi devrine ait yaşanmış bitmiş değillerdir. Onlar yaşadıkları ile nasıl kardeş olunması gerektiğini göstermişler ve hala göstermeye devam etmektedirler.

Aradan geçen asırlar, kardeşliğin sadece o devirde yaşanmadığını anlatan hadiselerle doludur. Ve bu hadiselerin birçoğunu kendi öz tarihimizde görmekteyiz. Adeta kafamızı çevirip arkamıza baksak bu hüsn-ü misallerden bir tanesi ile burun buruna geleceğiz. Bakışlarımızı biraz geriye çevirsek, sabah gelen müşterisi ile ilk siftahını yapan esnafın, komşusunun da siftah yapması için müşteriyi yan tarafa götürdüğünü göreceğiz. Gözlerimizi 20. asra yaklaştırsak Çanakkale’de omuz omuza kahramanlık mücadelesine giren Türk, Kürt, Laz, Çerkez askerleri seyredeceğiz. Ve yine Çanakkale’de Dünya kardeşliği adına yaralanan Anzak askerlerini sırtlayan Mehmetçiklerin haline şahit olacağız.

Bu kadar yakınımızda böyle güzel örnekler varken, bizler 21. asrın ilk senelerini kardeşlik adına buruk yaşıyoruz. Arada kalan zaman dilimlerinde aramızdaki sevgiyi bozmak isteyenlerin kazdığı çukurlardan çıkmaya uğraşıyoruz. Ve hasretle umumi kardeşliğin geleceği günleri bekliyoruz.

Bizler bekliyoruz ama bu konuda beklemeye tahammülü olmayan, durmayı kendilerine yediremeyen, kardeşlik müessesesini tekrardan ayağa kaldırmak için her türlü zorluklara göğüs geren bir gönüllüler ordusu var. O hasret türküleri yakılan kardeşlik günlerini bir an önce geri getirmeye çalışan fedakârlar topluluğu var.

Kurban Bayramı’nı evde ailemle beraber geçireyim demek yerine, fedakâr arkadaşlarıyla beraber ülkenin doğusuna gidip kurbanını, kurban kesemeyen kardeşleri ile beraber kesip paylaşanlar, geçen her dakikanın kıymetli olduğunu bilip vakit fevtetmeden kardeşlerinin ihtiyaçlarını sırtlayıp, kurbanda oluşturulan muhabbetin devamını isteyenlerin bulunduğu fedakârlar topluluğu.

Kardeşliğin ülkemize has bir özellik olmadığını kanıtlamak istercesine Dünya’nın dört bir yanına gidip, harcı sevgiden karılmış okullar kuran bu fedakârlar, tüm dünya insanlığının ortak paydada birleştirilebileceğini bizlere gösterdiler ve göstermekteler.

Bu gönüllüler ordusu, gönül penceremizden içeri adeta güneş misali sızıp, ümit tohumlarımızı yeşerttiler. Acaba diye şüphe ederek baktığımız olmazlarımızın olabileceğini gösterdiler. Ve şimdilerde dostların ittifakla söylediği, gelecekte tüm Dünya’nın bahsedip, tarih sayfalarının not edeceği bir destan yazıyorlar.

Gelecek adına yaşanılası bir Dünya temenni ediyorsak, şimdiden kardeşlik tohumlarını toprağa saçmamız gerekiyor. Nasıl ki şu an ki durumumuzdan dolayı bizden önce gelip, kardeşliğimizi bozan nesillerden hak iddia ediyorsak; emin olalım eğer üstümüze düşeni yapmazsak bizden sonra gelenlerde aynı hakkı bizden isteyeceklerdir.

Bu son satırlarda bir Sefil’in, sefil bir çağrısı olsun: O halde gelin yazılacak olan bu destanın bir sayfasında yer edinelim. Nefsimize ve şeytanımıza yenik düşmekten iradelerimizin hakkını vererek kurtulalım ve elimizden ne geliyorsa bu sevda uğruna sarfedelim. İsmimiz tarih sayfalarında geçmeyecek bile olsa, asıl kaydı tutan Zat’ın bizlerin ismini not edeceğini düşünerek bu davaya destek olalım.

Dunyadaki hayat sahipleri olarak nelere sahibiz acaba? Zamana, paraya, sagliga, iyi anne babalara, belki iyi eslere, guzel arkadaslara, temiz sicilli mazilere, gurur duyulacak bir tarihe, umutlarla dolu yarinlara, yasama sevincine, ozlemlere, hislere, dikkatli adimlara, saglam zeminli dusuncelere. Ornekler sonuna vasil olunamayacak kadar cogaltilabilir. Sahib oldugumuz halde farkinda olmadiklarimiz pek cok. Misal, bobreginin calismasinda bir sorun olmayan biri vucudunun o bolgesinde bobrek oldugunu bilmez. Cunku bobrek ona orada oldugunu henuz hatirlatmamistir. Simdilerde ne zaman birilerinin bebek beklediklerini ogrensem onlari anne baba olacaklari icin tebrik ederken hemen pesine bir bebegin dogdugunda sahip olmasi muhtemel o kadar hastalik varken bebegin saglikli dogmasinin mucize olacagini soylemek istiyorum. Lakin onlari endiselendirmekten ictinab ettigim icin bunu yapmiyorum.

Velhasil hersey yolundayken akla hucum eden onca sey olmasina ragmen, basimiz dara dusunce bunlarin hicbirinin akla gelmemesi sayan-i hayrettir. Sahip olduklarimizin pek azinin kiymetini onu kaybetmeden bilebiliyoruz. Mesela; evli olanlar icin kolay olsa gerek esini elestirmek, yargilamak, onu dusunce veya davranis kaliplarina sokmak, begenmemek, kusurlarini ortaya sacip dokmek kavgalar icin malzeme toplamak. Evli degilim ama bir seyi bilmek icin illaki tecrubeye gerek var mi? Misal ucurumdan atlarsan olecegini tecrube etmesen bile bilirsin. Yahut bicagi eline bastirdiginda kesecegine suphen var mi? Hasili sahip olduklarimizi dusununce, sahip olmak yetmez sahip cikmak gerek demek geliyor icimden. Insan zamana nasil sahip cikar, onu kendi hesabina nasil kullanirsin bunu bilemiyorum. Fakat bildigim bir sey var ki bunu mutlaka yapmali.

Eski zamanlarda ugurlarina can feda annelerimiz birinin fayda gordugu bir ilaci, bunyeye, yasa, agri veya acinin turune bakmadan baska bir bunyeye uygulamaya kalkarlardi. Sonra fayda goremeyince de ilaca kusur bulunur ve mesele umutsuzca kapatilirdi. Bu dahi bir cozum gayreti ama beyhude bir gayret. Merhum Tanpinar “Beyhude calisan cabuk yorulur” buyuruyor. Her ilac her bunyeye sifa olmaz. Eger fayda gorecegin bir fikir, bir ilac, bir deva veya bir cozum ariyorsan, sana hitab edeni yani sana ozel olani bulmalisin.
Dinlerin, dillerin, kulturlerin, mezhep, siyasi parti ve tarikatlarin farkliliklarinda bir hikmet olacabilecegeni dusunuyorum.

Surgundeki sairimiz Nazim Hikmet Ran bir siirinde
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine”
hitabiyla bize seslenirken. Belki kendi hayatinda basaramadigi seyi istiyor bizden.

Bir isyerinde, okulda, yolculukta veya ayni evde yasayan herkes bilir ki birlikte yasamak hayli zor bir meseledir. Hem birey olmanin, hem de bir butunun parcasi olmanin hakkini vereceksin, elestirirken belden asagi vurma kolayligina dusmeyecek, bireylerin fakliliklarini zenginlik olarak gorecek, farkliliklardan ziyade ortak noktalar uzerinde calisacak ve bunlari nazari itibara alacaksin, tahammulsuzluk batakligina dusmeyecek ve hatta bunun adi fedalarliksa birlikte yasamak icin turlu fedakarliklari goze alacaksin. Ve asla unutmayacaksin ki agac olmadan orman olamaz.

Bir zamanlar Allah rahmet eylesin Ecevit Basbakanken derdim ki kendi kendime “Yahu bu isler o kadar da zora benzemiyor belki ben de birgun bu yola girerim” deyip basliyordum saydirmaya. Ama simdi durum cok farkli. Cunku yurunen yollarin ne kadar uzun ve zahmetli oldugunu gordum. Gotdukten sonra da acikcasi gozum kesmiyor. Yapmanin ne kadar zor oldugunu gordukce o isi yapanlara karsi tavir almaktan geri duruyorum.

Bir isin nasil yapilacagini en iyi ogrendigim zamanlar koyde kahvehane mac seyrederkendi. Bir oyuncu musait durumda topu kaleye degil de daglara taslara yollayinca baslanirdi hemen tarif etmeye. Sunu soyle yapsana, ayaginin surasiyla vursana falan. Ayni topu kendilerine versen ne yapacagi belli oldugu halde konusmaktan geri kalmazlardi. Idareci konumundaki insanlarin calip cirptiklarindan sikayet edenlerin “ah o imkanlar bir de ben de olsa ben de su kadar asiririm” demeleri isin mantigini ortaya koyuyor sanirim. Onlara gore yanlis olan calmak degil, calanin kendisi degil de bir baskasi olmasi. Haricten gazel okumak isin kolay yani. Mesele kendi et ve kemigimize geldiginde isin rengi nasil da degisiveriyor degil mi? Simdi soralim kendimize hangisi daha gercek. Kitabin ortasindan konustugumuz hal mi? Yoksa hayatimizda tatbik ettigimiz hal mi?

Baskasi sana kizinca sinirlendigin halde sen baskasina sinirlenmekte bir beis gormuyor hatta bunun icin kendince makul bahneneler buluyorsun. Ilginc. Gercekten cok ilginc. Ogretmenlerin veya hocalarin evlatlarinin, onlarin nasihatlerinden nasipsiz olmasi. Isinde basarili yoneticilerinin iyi arkadas olamamalari veya evliklerinde, ailerinde sorunlar yasamalari tamamen kafayi sakata sokan meseleler. Demek ki ilactan sifa ummakta oldugu gibi burada da ayni cozum gecerli. Her hukum, her hareket ayni neticeyi vermiyor. Bir iste basarili olmak bizi tumden basarili kilmiyor. Tarihten gecmek iyi ama ya diger dersler ne olacak.

Hulasa etmek icin sununla bitirelim. Isin kolayina tevessul etmeden, hakkini vererek, bir takim fedakarliklari goze alacak ve birlikte yasamak icin gonullu olmaliyiz.